Uzak Asya’nın sisli sabahlarında, toprakla gökyüzü arasındaki dengeyi kurmaya çalışan bir adam yürür: Yu the Great. MÖ 21. yüzyılda Çin’in ilk hanedanı Xia’yı kuran bu efsanevi lider, yalnızca bir hükümdar değil, aynı zamanda tarihte doğal afetlere karşı örgütlü ilk mücadeleyi veren kişi olarak bilinir. Onun hikayesi, insanlık ile doğa arasındaki kadim gerilimin destansı başlangıcıdır.
Prof. Dr. Oğuz ÖZYARAL, MBA, Mikrobiyolog, Koruyucu Sağlık Uzmanı, Yazar
Su Sadece Su Değildi
Tarih bazen bir sel gibi gelir. Önüne kattığı ne varsa sürükler, biçimini değiştirir, yerleşmiş tüm düzenleri sorgulatır. Binlerce yıl önce Çin topraklarında taşan nehirler sadece suları değil, insanların kaderlerini de sürüklüyordu.
İşte tam o noktada, bir adam ortaya çıktı: Yu the Great. Onun hikayesi, yalnızca bir hanedanın kuruluşu değil; aynı zamanda doğal afetlere karşı insan aklının örgütlü direnişinin ilk örneğidir.
“Yu’nun Haritası” Zihninde akan nehir, toprakta yolunu bulur.
Yu the Great, ayaklarının altındaki vadiden taşan suyu değil, ellerindeki haritadan fışkıran aklı yönetir. Bilgelik, yüksekten bakmayı değil, derinden anlamayı gerektirir.

Tarihin İlk Afet Mühendisi: Yu the Great ve İnsanlığın Suya Karşı İmtihanı
Uzak Asya’nın sisli sabahlarında, toprakla gökyüzü arasındaki dengeyi kurmaya çalışan bir adam yürür: Yu the Great. MÖ 21. yüzyılda Çin’in ilk hanedanı Xia’yı kuran bu efsanevi lider, yalnızca bir hükümdar değil, aynı zamanda tarihte doğal afetlere karşı örgütlü ilk mücadeleyi veren kişi olarak bilinir. Onun hikayesi, insanlık ile doğa arasındaki kadim gerilimin destansı başlangıcıdır. Efsaneye göre, Çin topraklarını yutan büyük seller, tanrıların bir gazabı değil, yeryüzünün bir çağrısıydı. Sular taşmış, halk evsiz kalmış, tarım felç olmuştu. Babası Gun’un başarısız sel önleme çabalarından sonra görevi devralan Yu, ilk defa suyun yolunu kesmek yerine yönünü değiştirmeyi denedi. Kanal sistemleri kazdı, bentler yaptı, suların doğal yatağını bulmasına izin verdi. Bu sadece bir mühendislik zaferi değil, aynı zamanda doğayla çatışmak yerine uzlaşmanın ilk adımıydı.
Bugün, sel baskınları hâlâ dünyanın en ölümcül doğal afetleri arasında. Küresel ısınma, hızlı kentleşme ve ormansızlaşma nedeniyle, sular artık Yu’nun çağından daha öfkeli. Ama 4000 yıl öncesinden gelen o kadim ses bize hâlâ fısıldıyor: “Suyun önünde durma, yolunu anla.”
İlk Sel Yönetimi Taşkına karşı birlikte kazılan bir kader.” Yu’nun bakışı yalnızca yön değil, umut çizer. Toprağı delen her kürek darbesi, kaderin yeniden yazıldığı bir andır. Çünkü selin karşısında tek kişi değil, bir toplum direnirse zafer mümkündür.
Yu the Great, yalnızca fiziksel bentler inşa etmedi; o, aynı zamanda doğa karşısında sorumlu bir toplum fikrinin de temellerini attı. Afetlerle başa çıkmanın sadece teknik değil, aynı zamanda etik ve sosyal bir mesele olduğunu öğretti. Onun bıraktığı miras, bugünün iklim krizleriyle boğuşan dünyası için bir işaret fişeğidir.
Belki de en büyük sorun, sel değil… Unutulmuş derslerdir. Bugün hâlâ seller, yangınlar, depremler ve iklim felaketleri insanlığı tehdit ederken Yu’nun açtığı yol yeniden hatırlanmalı: “Coğrafya kaderdir” sözünün ardına saklanmak değil; kaderle müzakere etmeyi öğrenmektir mesele. Çünkü bazen bir toplumun medeniyet eşiği, suyun yönünü değiştirmeye karar verdiği andır. Peki biz bugün ne yapıyoruz? Suyu hâlâ düşman mı belleyeceğiz yoksa onu dost kılacak yollar mı arayacağız? Yu’nun bin yıllar önce attığı o ilmekleri bugünün beton yığınlarına nasıl dikeceğiz?

Bir Krallıktan Önce Bir Kriz Vardı: Sel Felaketi ve Kaos
MÖ 21. yüzyılda Çin’in geniş toprakları, yıllar süren sellerle sarsılmıştı. Tarım yapılamıyor, yerleşim alanları yıkılıyor, toplumsal düzen çöküyordu. Dönemin yöneticileri doğayla savaşı kazanamıyordu. Suyu durdurmak için duvarlar inşa etmek çözüm olmamıştı. Babası Gun’un başarısız girişimlerinin ardından görevi devralan Yu, çok farklı bir şey yaptı: Suya karşı durmak yerine, onu anlamaya çalıştı.
Sularla savaşmak yerine onları yönlendiren kanallar inşa etti. Nehir yataklarını genişletti, halkı bilinçlendirdi, merkezi bir sel yönetimi sistemi kurdu. Böylece, dünyanın bilinen ilk afet yönetimi modelini ortaya koydu. Bu yalnızca teknik bir devrim değil; bir zihniyet devrimiydi.
Yu’nun Ardında Kalan: İnsan için Yönetim, Toprak için Adalet
Yu’nun hikayesi, hükümdarlığın kutsallığı kadar, insana ve coğrafyaya duyulan sorumluluğun da kutsallığını anlatır. Onun başarısı yalnızca bentlerle, kanallarla değil; halkıyla birlikte hareket etmesiyle mümkün oldu. On üç yıl boyunca ailesinden uzak kaldı, çamur içinde çalıştı, halkı için fiziksel emeğini seferber etti. Bu çaba bir hükümdarın halkıyla olan ilişkisini dönüştürdü: Yu, yöneten değil; birlikte yaşayan, birlikte direnen bir liderdi.
Bu tarihsel örnek bize şunu gösterir: Bir ülkenin en büyük serveti sadece toprağı değil; o toprağı koruyacak bilgi, irade ve müşterek akıldır. Yu, doğal afetlerin yıkımını yalnızca doğanın suçu olarak görmedi. Afetler kader değil, hazırlıksızlığın cezasıydı.
Coğrafya Kader midir Yoksa İnsan Emeğiyle Şekillenen Bir Yazgı mı?
Bugün hâlâ “coğrafya kaderdir” sözü sıklıkla tekrar edilir. Evet, bir anlamda doğrudur: İnsan yaşadığı yerin sınırlarını, iklimini, risklerini seçemez. Ancak bu kaderin nasıl yaşanacağı – işte tam da orası insan iradesinin alanıdır. Sel riski olan bir ovaya şehir kurmak kader değildir; bir tercihtir. Depreme karşı denetimsiz binalar yapmak kader değildir; ihmalin sonucudur. Yangın riski taşıyan ormanları korumasız bırakmak yalnızca ihmalkarlığın değil, “Biz bir şey yapamayız” düşüncesinin kurumsallaşmasıdır. Yu the Great, 4000 yıl önce bu zihinsel eşiği aşan ilk liderlerden biri oldu. Coğrafyanın sunduğu riski değiştiremese de o riske vereceği insanca ve akılcı cevabı inşa etti.
İnsan Hayatını Önceleyen Bir Devlet Aklı: Geçmişin Işığında Günümüze Bakış
Bugün modern afet yönetimi, teknolojiden lojistiğe kadar çok gelişmiş görünebilir. Ancak hâlâ birçok ülkede sel baskınlarında, orman yangınlarında, depremlerde önlenebilir ölümler yaşanıyorsa sorulması gereken şey şudur:
“Biz Yu kadar ileri miyiz yoksa hâlâ duvarlar örüp suyu durdurmaya mı çalışıyoruz?”
Bir devletin gerçek büyüklüğü kriz zamanlarında halkının yanında olmasıyla ölçülür. Altyapı planlaması, kentleşme politikaları, çevre koruma önlemleri – bunların hepsi, yalnızca ekonomik değil; ahlaki ve tarihsel sorumluluklardır. Çünkü su sadece sel değildir. Toprağın sesi, insanın sabrı ve yöneticinin vicdanıyla birleştiğinde, o su artık felaket değil; hayatın ta kendi olur.

Suların öncesi ve sonrası – Aynı nehir, iki yazgı… Biri ihmalin, diğeri bilincin izinde. Sol panelde: Sessiz bir nehir, yaşamla barış içinde kıvrılır. Sağ panelde: Aynı nehir öfkelenmiş, köyü yutmuştur. İki sahne arasında duran ise insanın seçmediği coğrafya değil; zamanında alınmayan kararların ve görülmeyen işaretlerin yankısıdır.
Bir Nehir Gibi Öğüt Veren Tarih
Yu the Great’in ardından Çin tarihinde birçok hanedan geldi geçti. Ancak sel kontrol projeleri ve onun halkla kurduğu bağ, bin yıllar boyunca unutulmadı. Çünkü o, sadece topraklara değil, zihinlere de bir set çekmişti: “Korkma, anla. Savaşma, yönlendir.”
Bugün onun bıraktığı miras, bir anıt değil; bir çağrıdır.
- Felaketi bekleyen değil, ona karşı topluca hazırlanan toplumlar inşa etmek…
- Sadece fiziksel değil; zihinsel ve kültürel altyapıyı da geliştirmek…
- Doğayı düşman değil, ortak bir yaşam alanı olarak görmek…
Yu’nun torunları değiliz belki; ama onun bıraktığı fikrin mirasçıları olabiliriz. Çünkü tarih, nehirler gibidir. Sürekli akar, şekil değiştirir ama asıl yatağını unutturmaz. Ve bazen o yatağın kıyısında, bir adam eğilir; toprağa bir elini koyar, halka bir söz verir: “Sizi sel değil, ihmal boğar. Ben bu seli yeneceğim.” Bugün o sesi yeniden duymak için yalnızca tarihe değil, kendimize de kulak vermemiz yeterli.










