#ekoIQ | Sürdürülebilirlik Hakkında Her Şey
Geçer

Türkiye’nin 2025 İklim Karnesi Geçer Not Alamadı

Türkiye’nin iklim kriziyle mücadelesini güçlendirecek politikaların geliştirilmesi amacıyla kurulan ve bu alanda çalışan 16 sivil toplum kuruluşunu kapsayan İklim Ağı, Türkiye’nin 2025 yılı iklim karnesini değerlendirdi. 12 maddeden oluşan karnede, Türkiye’nin 2025’te kömürden çıkmak yerine kömürlü termik santral şirketlerine teşviklerini devam ettiren politikaları ve seragazı emisyonlarını artıran yeni iklim hedefiyle geçer not alamadığı belirtildi.

İklim alanında çalışan 16 sivil toplum kuruluşundan oluşan İklim Ağı, 12 maddede Türkiye’nin “2025 İklim Karnesi”ni hazırladı. Karnede, Türkiye’nin 2025’te kömürden çıkmak yerine kömürlü termik santral şirketlerine teşviklerini devam ettiren politikaları ve seragazı emisyonlarını artıran yeni iklim hedefiyle bu sene de geçer not alamadığı belirtildi. COP31 ev sahipliğinde gerçek iklim liderliği için Türkiye’nin iddialı iklim hedefleri belirlemesi gerektiği vurgulandı.

Karnenin 12 maddede özeti şöyle:

  • İklim Kanunu: Kanun sürecinde sivil toplum dışlandı; çıkan kanun doğayı ve toplumu koruyacak şekilde uygulanmalı.
  • Yeni İklim Hedefi: Emisyonları artırıyor; fosil çıkış planı ve uyum politikaları eksik. Temiz bir ekonomi ve müreffeh bir toplum fırsatı kaçırılıyor.
  • Maden Yasası: Doğal alanları madenciliğe açıyor; Akbelen örneği kaygıları doğruladı; yasa iptal edilmeli.
  • Kömür Teşvikleri: 133 milyon dolarlık yeni teşvik halkın cebinden çıkıyor; sağlık etkileri artıyor, adil dönüşüm gecikiyor.
  • Yönetişim: İklim alanında uzman STK’lar karar mekanizmalarından dışlanıyor.
  • Yenilenebilir Enerji: Yatırımlar artıyor; çevresel etkileri dikkate almayan ve çevresel demokrasiyi sağlamayan düzenlemeler ciddi risk yaratıyor.
  • İklim Etkileri: Rekor kuraklık, artan sel ve yangın kayıpları; iklim krizine karşı hazırlıksızlık can yakıyor.
  • Adil Geçiş: İlke olarak var; fosil yakıtlardan çıkış takvimi, işçiler ve yerel halk için somut mekanizmalar yok.
  • Afşin-Elbistan A Termik Santralı: Yeni üniteye verilen ÇED onayı kamu yararı taşımıyor.
  • Tarım: İklim krizinin tetiklediği aşırı hava olayları ve kuraklık 2025’te tarımı %12,7 küçülttü.
  • Nükleer Enerji: Pahalı, riskli ve atık sorununu çözemeyen nükleer enerji projelerinden vazgeçilmeli.
  • COP31: Büyük fırsat; gerçek liderlik için iddialı hedefler, kömürden çıkış ve katılımcılık şart.

12 maddede Türkiye’nin iklim karnesi şu şekilde değerlendirildi:

1-İklim Kanunu: Ne İklimi ne Doğayı ne Toplumu Koruyor

Temmuz ayında yasalaşan İklim Kanunu, iklim politikasında önemli bir araç olma potansiyeli taşımasına rağmen ciddi birtakım eksiklikleri bünyesinde barındırıyor. Kanunun hazırlığında da Meclis’teki değerlendirme sürecinde de iklim alanında çalışan sivil toplumun talepleri dikkate alınmadı. Kanun, net sıfır emisyon hedefi, Ulusal Katkı Beyanı (NDC) ve iklim eyleminin temel ilkelerine hukuksal zemin sağlamakla beraber fosil yakıt kullanımını sonlandırmaya yönelik somut hedefler koymuyor, emisyon azaltımı için net bir yol haritası sunmuyor ve bilim temelli bağımsız bir denetim yapısını içermiyor. Sivil toplumun çabaları sonucu emisyon ticaret sistemi tasarımına ilişkin maddelere net sıfır emisyon hedefi, yerel iklim değişikliği eylem planlarına ilişkin maddelere adil geçiş ifadesi eklendi. Önümüzdeki dönemde kanun temelinde çıkarılacak mevzuatın güçlü güvenceler barındırması talep ediliyor.

2-Türkiye’nin Yeni İklim Hedefi: Emisyonlar Artacak

Türkiye’nin kamuoyunda iklim hedefi olarak bilinen yeni NDC’si, emisyonları 2035 yılına kadar azaltmak yerine artırıyor. Yeni NDC, fosil yakıtlardan çıkışa dair hiçbir plan içermiyor. Belgede korunan alanların artırılması, iklim uyumu, gıda güvencesi ve kentlerin afetlere karşı dirençliliği gibi kritik konulara dair yeni hedeflere yer verilmemiş. Oysa toplumun iklim krizine karşı dirençli hale gelebilmesi için emisyonları bugünden itibaren azaltmamız ormanlar, sulak alanlar, denizler de dahil olmak üzere korunan alanları artırmamız, kentlerimizi iklime dirençli biçimde yeniden planlamamız, doğa temelli çözümleri yaygınlaştırmamız gerekiyor.

3-Yeni Maden Yasası İptal Edilmeli

7554 sayılı Madencilik hakkında Torba Yasa ile suyumuz, toprağımız, zeytinimiz, ormanlarımız ve kültürel varlıklarımızı madenciliğe açılarak tarihte hiç olmadığı kadar tehlike altına sokuldu. Bu yasanın ilk somut uygulaması da Akbelen’de zeytin ağaçlarının sökülmesi oldu. Yasa acilen iptal edilmeli.

4-Kömüre Teşvik Halkın Cebinden Gidiyor

Yerli kömüre verilen yeni teşvik paketi kamu kaynaklarını kirletici kömür şirketlerine aktarmaya devam ederek hem temiz enerjinin yaygınlaşmasını engelliyor hem de halkın sağlığı ile bütçesini riske atıyor. Kömürlü termik santral işleten şirketlere her yıl fazladan ayrılacak 133 milyon dolar kamu kaynağı, 7 bin kömür madeni işçisinin bir yıllık ortalama gelirine tekabül ediyor. Bu paket, kömür bölgelerinde yaşanan işten çıkarmalara karşı işçilere güvence sağlayacak adil geçiş planlarını geciktiriyor. Kömüre verilen teşvikler son bulmalı; işçileri ve yerel halkı koruyacak adil geçiş mekanizmaları kurulmalı.

5-İklim Yönetişiminde Sivil Toplumun Sesi Yok

İklim politikasını tartışmak ve geliştirmek üzere bakanlıkların kurduğu masalarda iklim alanında uzman sivil toplum yer almıyor. Örneğin; iklim politikasının en üst kademesi olan İklim Değişikliği ve Uyum Koordinasyon Kurulu’nda (İDUKK) bakanlıklar dışında iş dünyası ve yerel yönetimler temsil ediliyor ancak iklim alanında uzman sivil toplum ve düşünce kuruluşları temsilcileri, katılmayı talep etmelerine rağmen bu kurulda yer bulamıyor. Benzer şekilde ETS’de kotaları ve fiyatları belirleyecek Emisyon Piyasası Kurulu ve Danışma Kurulu’nda da bakanlıklar dışında iş, yatırım ve finans kuruluşları ve bir meslek odası yer alıyor.

6-Afşin-Elbistan Termik Santral Projesi: Kamu Yararı Yok

2025’te de yeni kömürlü termik santral kurma ısrarı devam etti. Afşin-Elbistan A Termik Santralı’na 688 MW’lık yeni bir ünite eklenmesi projesine verilen ÇED olumlu kararına dair bilirkişi raporu, kamu yararı bulunmadığını, bölge halkı ve çevre üzerinde ciddi zararlar doğuracağını ortaya koydu. Afşin-Elbistan Havzası, Türkiye’nin en kirli hava sahalarından biri olup, yöre halkı yıllardır sağlıksız koşullara mahkum ediliyor. Bu nedenle proje acilen iptal edilmeli ve var olan santrallar kimsenin geride kalmadığı bir adil geçiş programıyla kapatılmalı.

7-İklim Krizinin de Etkileriyle Tarımda Küçülme Yaşandı

Her yıl sayısı artan aşırı hava olayları ve artan sıcaklıklarla bağlantılı kuraklık gıda güvencesinin temeli olan gıdanın bulunabilirliği ve erişilebilirliğini riske atıyor. 2025 yılı boyunca görülen don olayları, aşırı sıcaklar ve diğer iklim anomalileri meyvede alışılmadık fiyat artışlarına sebep oldu. Aynı yıl içerisinde, susuzluk gıda üretimini  önemli ölçüde etkileyen bir diğer unsurdu. Bu durum artan fiyatlar ile tüketicileri de etkiledi. İklim krizinin de etkileri ile tarım sektörü 2025’in 3. çeyreğinde yıllık bazda %12,7 küçülerek son yılların rekor küçülme oranına ulaştı. İklime dirençli ve doğa dostu bir tarım sistemi için agroekoloji yaklaşımı benimsenmeli ve buna yönelik bölgesel planlar geliştirilmeli, teşviklerin en az %30’u doğa dostu uygulamalara yönlendirilmeli, onarıcı tarım teknikleri yaygınlaştırılmalı.

8-Nükleer Enerji hem Pahalı hem Tehlikeli

Türkiye’nin Akkuyu’nun yanında Sinop ve Trakya’da yeni nükleer santrallar ekleme ısrarını büyük bir endişeyle karşılıyoruz. Nükleer enerji; kaza riski, radyoaktif atık sorunu, uzun inşaat süreleri yanında hâlâ en pahalı elektrik üretim yöntemlerinden biri. Akkuyu Santralı’nda üretilen elektrik için devletin Rus şirkete ödemeyi garanti ettiği fiyat piyasadaki elektrik fiyatından neredeyse iki kat yüksek. Küçük modüler reaktör (SMR) gibi yeni nesil reaktörlerde de durum farklı değil; yüksek maliyet ve atık sorunları çözülemiyor. Üstelik nükleer yatırımlar, güneş ve rüzgar gibi çok daha ucuz, hızlı devreye alınabilen ve emisyonları bugün azaltabilecek yenilenebilir enerji yatırımlarını da geciktirme riski taşıyor.

9-Doğadan Vazgeçmeden Yenilenebilire Geçiş Mümkün

Türkiye’nin rüzgar ve güneş enerjisi kapasitesi 2025’te artışını sürdürerek Kasım ayı sonunda 38,8 GW’a ulaştı ve elektrik üretiminin %22’sini karşıladı. Bu gelişme enerji dönüşümü için umut verici görünmekle birlikte yenilenebilir enerjiye geçiş doğa ve tarım alanları pahasına olmamalı. Temmuz ayında kabul edilen 7554 sayılı Torba Yasa, korunan alanlar da dahil olmak üzere doğal alanlarda, mera ve orman alanlarında çevresel etkileri dikkate almazken ekosistemler, biyoçeşitlilik, yerelin geçim kaynakları açısından riskler yaratıyor. Oysa %100 yenilenebilir bir enerji sistemi, hassas alanları koruyarak uygun yer seçimiyle ve yerel halkın hakları ve geçim kaynakları korunarak da hayata geçirilebilir.

10-Adil Geçişin Adı Var ama Adresi Belirsiz

Karbonsuzlaşma sürecinde çalışanların ve yerelin haklarını koruyan adil geçiş, politika belgelerinde yer alsa da uygulamaya dönük bir mekanizma henüz tanımlanmış değil. Temmuz ayında kabul edilen İklim Kanunu’nda ilke olarak benimsenen adil geçişin, fosil yakıtlardan çıkış takvimi ve somut politika araçlarıyla desteklenmesi gerekiyor. Kimseyi geride bırakmayan bir dönüşüm için tüm paydaşların katılımını güvence altına alan güçlü bir toplumsal diyalog kurulmalı; toplumsal cinsiyet eşitliği sağlanmalı, bölgesel koşullar gözetilerek yerel ekonomiler çeşitlendirilmeli, etkilenen çalışanlar için yeni beceriler ve geçim güvenceleri sağlanmalı.

11-İklim Değişikliğine Bağlı Afetlerin Etkileri Ağırlaşıyor

2025 yılı, iklim krizinin Türkiye üzerindeki etkilerinin belirgin biçimde ağırlaştığı bir yıl oldu. Meteoroloji Genel Müdürlüğü verilerine göre 2025 su yılında (1 Ekim 2024-30 Eylül 2025) alansal yağış 422,5 mm ile son 52 yılın en düşük seviyesine geriledi. Orman Genel Müdürlüğü verileri ise 1 Ocak-17 Ağustos tarihleri arasında 64.500 hektar büyüklüğünde alanının (Tarım arazileri, makilikler, yol kenarları ve kırsal yerleşimler ve ormanlar) yangınlarda zarar gördüğünü ortaya koydu. Prof. Dr. Murat Türkeş ve Nami Yurtseven’in 2025’te yayımlanan çalışması, kurak ve yarı kurak iklim koşullarının önümüzdeki dönemde daha da yaygınlaşacağına işaret ediyor. Bu tablo karşısında şehirlerde doğa temelli çözümlerle iklim direncinin artırılması, korunan alanların oranı ve niteliğinin güçlendirilmesi ve afetler sonucu oluşan kayıp ve zararlar için tazminat mekanizmalarının kurulması gerekiyor.

12-COP 31 Ev Sahipliği: Önemli Bir Fırsat

Her ne kadar Türkiye 2025 yılındaki iklim politikaları ile geçer not alamasa da 2026’da COP31’e ev sahipliği yapacak olması karbonsuz ve adil bir ekonomi inşa etme yolunda önemli bir fırsat. Ancak gerçek liderliği yalnızca ev sahipliğinden değil, emisyonları azaltan iddialı iklim hedeflerinden, kömürden çıkış stratejisinden, doğayla uyumlu yenilenebilir enerji yatırımlarından, güçlü adaptasyon politikalarından, katılımcı ve insan haklarını gözeten bir yönetim anlayışından geçiyor. Türkiye’den COP31 müzakerelerinde küresel fosil yakıtlardan çıkış konusunda kararlı ve hakkaniyetli bir duruş bekliyoruz.

COP30

COP30’un Açmazı: Etkileri Yönetmek, Nedenlere Dokunamamak

Son yıllarda küresel iklim politikalarında belirginleşen bir eğilim var: Krizin nedenlerini azaltmaya yönelik adımlar giderek zayıflarken, etkilerini yönetmeye dönük politikalar daha görünür ve kabul edilebilir hale geliyor. COP30 da bu eğilimin bir yansıması oldu.

Naz YAMAN BOYACI, Esmiyor Yönetici Ortak

COP30, iklim krizinin artık hepimizin malumu nedenlerine dokunmakta zorlanan, bunun yerine etkilerini yönetmeye odaklanan bir küresel iklim politikasına doğru gittiğimizi bir kez daha ortaya koydu. Bir yıl sonra COP31’e ev sahipliği yapacak Türkiye için bu tablo, ertelenemeyecek bir ana sorun anlamına geliyor.

COP30 sona erdi. Amazon’un kalbinde gerçekleşen bu zirveden, özellikle fosil yakıtlar ve ormansızlaşma başlıklarında daha bağlayıcı ve yön gösterici kararlar çıkması bekleniyordu. Ancak kapanış metni, her iki alanda da net bir yol haritası ortaya koyamadı. Bu durum yalnızca müzakere masalarındaki uzlaşmazlıklarla açıklanamaz; daha derin bir yapısal soruna işaret ediyor.

Naz Yaman Boyaci
Naz Yaman Boyacı

Son yıllarda küresel iklim politikalarında belirginleşen bir eğilim var: Krizin nedenlerini azaltmaya yönelik adımlar giderek zayıflarken, etkilerini yönetmeye dönük politikalar daha görünür ve kabul edilebilir hale geliyor. COP30 da bu eğilimin bir yansıması oldu. Fosil yakıtlardan çıkışı somutlaştıracak bir takvim oluşturulamadı. Ormansızlaşmayı durdurmaya yönelik bağlayıcı bir çerçeve ortaya konamadı. Birçok ülkenin Ulusal Katkı Beyanı’nı güncellememiş olması ise 1,5°C hedefiyle uyumlu toplu bir azaltım hedefinin kurulmasını baştan zorlaştırdı.

Azaltım tarafındaki bu boşluklar COP30’un en zayıf halkasını oluştururken, uyum başlıklarında görece bir ilerleme dikkat çekti. Uyum finansmanının artırılmasına yönelik çağrılar, adil geçiş mekanizmalarının güçlendirilmesi ve tropikal ormanlar için geliştirilen uzun vadeli koruma girişimleri, krizin sonuçlarıyla baş etmeye dönük bir politika setinin şekillendiğini gösteriyor. Ancak burada temel bir çelişki var: Nedenleri yeterince ele alınmayan bir krizin etkilerini yönetmeye çalışmak, kalıcı bir çözüm üretmiyor.

Bu çelişkinin en görünür olduğu alanlardan biri ormansızlaşma. Ormanlar iklim müzakerelerinde hâlâ ağırlıklı olarak korunması gereken “doğal varlıklar” olarak ele alınıyor; yani ekosistemlerin toplumsal, ekonomik ve yaşamsal işlevlerinden çok, korunması gereken alanlar ya da karbon yutakları olarak tanımlanıyor. Oysa bugün ormansızlaşma, su rejimlerinden gıda güvenliğine, afet risklerinden geçim kaynaklarına uzanan çok katmanlı bir kriz alanı. Buna rağmen COP30’da bu başlık güçlü söylemlerle geçiştirildi, bağlayıcılığı olan politik adımlara dönüşmedi.

Bu tablo bize iklim krizinin yalnızca teknik değil, aynı zamanda politik bir mesele olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Hangi sorunların önceliklendirildiği, hangi çözümlerin masaya geldiği ve hangi aktörlerin söz sahibi olduğu, krizin nasıl tanımlandığını ve hangi sınırlar içinde ele alındığını belirliyor. Etkilere odaklanan iklim politikaları, çoğu zaman mevcut ekonomik ve yönetişim yapılarını doğrudan dönüştürmeyi gerektirmeyen alanlarda ilerliyor. Buna karşılık, krizin nedenlerine dokunan politikalar daha yüksek maliyetler, daha karmaşık çıkar dengeleri ve daha güçlü bir siyasi irade gerektiriyor.

Türkiye, bir yıl sonra COP31’e ev sahipliği yapacak bir ülke olarak bu gerilimin tam ortasında duruyor. Bu nedenle COP31, Türkiye için yalnızca diplomatik bir organizasyon değil; iklim politikasının yönünü açıkça ortaya koyacağı kritik bir eşik niteliğinde. Bu tablo karşısında asıl soru, Türkiye’nin COP31’de ne söyleyeceği değil; bu açmazı yeniden üretip üretmeyeceği.

Öncelikle azaltım ve uyum politikaları arasındaki yapısal kopukluk giderilmek zorunda. Ormansızlaşmayı önlemeye yönelik beyanlar, madencilik, enerji ve altyapı politikalarıyla çelişiyorsa, bu söylem ne sahada ne de uluslararası müzakere masalarında karşılık buluyor. Türkiye’nin COP31 öncesinde ormanlar, arazi kullanımı ve biyolojik çeşitlilik alanında net, izlenebilir ve çelişkisiz bir politika seti ortaya koyması gerekiyor. Bu yalnızca çevre politikası değil; su güvenliği, gıda sistemleri ve afet riski açısından da hayati.

İkinci olarak, azaltım hedeflerinin belirsizliği artık sürdürülebilir değil. Ulusal Katkı Beyanı’nın 1,5°C hedefiyle uyumlu, gerçekçi ve uygulanabilir bir çerçeveye kavuşturulması, COP31’in en temel ön koşullarından biri. Aksi halde Türkiye, krizin nedenlerine dokunmaktan kaçınan ülkeler arasında konumlanmaya devam edecek.

Üçüncü olarak, COP31 hazırlıkları yalnızca merkezi kurumların sorumluluğu olarak ele alınmamalı. Yerel yönetimler, sivil toplum, sosyal girişimler ve özel sektör, iklim krizinin etkileriyle fiilen yüzleşen aktörler. Bu aktörlerin sürece yalnızca yan etkinliklerle değil, politika üretiminin asli unsurları olarak dahil edilmesi gerekiyor. Aksi halde COP31, sahadaki gerçeklikten kopuk bir vitrine dönüşme riski taşıyor.

Bu yazıyı, iklim krizini yalnızca müzakere salonlarından değil; sahadan, yerelden ve farklı paydaşların bir araya geldiği alanlardan izleyen bir yerden yazıyorum. Esmiyor’da yürüttüğümüz çalışmalar, iklim politikasının yalnızca hedefler ve belgelerle değil; bu hedeflerin kimleri kapsadığı ve kimleri dışarıda bıraktığıyla anlam kazandığını gösteriyor. COP’lar bu yüzden yalnızca sonuçları yöneten değil, nedenleri dönüştürmeye cesaret eden bir çerçeveye ihtiyaç duyuyor. COP31, Türkiye’nin bu cesareti gösterip göstermeyeceğini ortaya koyacak.

İyi Bak Dünyana