Bir gerçek var ki, iklim krizi çevre haberlerinin konusu olmaktan çıkıp kültürel üretimin merkezine yerleşiyor. Sinema da bu dönüşümün tanığı haline geliyor. Türkiye’de yükselen yeni kuşak yönetmenler, çevre sorunlarını bir arka plan unsuru yerine anlatının özüne dokunan bir mesele olarak ele alıyor. Bu durum, sinemada çevre temasının dönemsel bir eğilimden ziyade, kalıcı bir düşünsel eksen haline geldiğini gösteriyor.
N. Berk ÇOKER
İklimle imtihan, genel bir çıkarımla sadece sıcaklıkların artması gibi algılanıyor ama resme biraz daha geniş baktığımızda, koskoca bir ülkenin toprağıyla, suyuyla, gökyüzüyle kurduğu 1000 yıllık bağın çatırdaması anlamına geliyor. Artık iklim krizi çevre bilimcilerin sınırları içinde kalmıyor; hayatın dokusuna işlemiş, sanatla, kültürle, gündelik yaşamla iç içe geçmiş durumda…
Türkiye’de bu meseleye dair farkındalık 2000’li yıllarda belirginleşmeye başlıyor. Özellikle 2010 sonrasında akademi, sivil toplum ve medya, konunun çevresel bir mesele olmanın ötesinde yaşamsal bir boyut taşıdığını daha sık dillendirmeye başlıyor.
Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre 2020, ülke tarihinin en sıcak dördüncü yılı oluyor. 2011-2021 dönemi ise ölçülmüş en sıcak 10 yıl arasında yer alıyor. Artan sıcaklıklar, düzensizleşen mevsimler, sert kuraklıklar ve aşırı yağışlar gibi göstergeler, iklim krizinin soyut bir gelecek problemi olmaktan çıktığını açık biçimde ortaya koyuyor.
Böylesi bir dönüşüm sanatın dilinde de kendine yer buluyor. İklim krizini doğrudan ya da dolaylı biçimde ele alan filmler, Türkiye’de de çekilmeye başlıyor.
Bu gelişmelerin öncülerine bakıldığında, dikkat çeken ilk yapımlardan biri 1963 tarihli Susuz Yaz. Metin Erksan’ın yönettiği film, Ege kırsalında su kaynakları üzerindeki çatışmayı merkeze alıyor. Suyun bir hak olmaktan çıkıp baskı aracına dönüşmesi, anlatının duygusal yoğunluğunu artırırken bugünün çevresel adalet tartışmalarına da erken bir gönderme sunuyor. Kuruyan topraklar, susuz kalan tarlalar ve çatlayan dudaklar, bugün giderek sık karşılaştığımız iklim tablolarının sinemadaki ilk iz düşümlerinden biri olarak öne çıkıyor.

Susuz Yaz, Türk sinemasında doğaya, başlı başına anlatının öznesi olarak yaklaşan ilk örneklerden biri. Kamera, Anadolu coğrafyasının sertliğini bir görsel manzaradan öte, karakterlerin kaderini şekillendiren bir güç olarak ele alıyor. Toprak, çatlamış haliyle öfkeli; su, akmadığında bile konuşuyor. Film, iklimsel dengesizlikleri doğrudan terimlerle adlandırmasa da kaynakların tükenmesiyle şekillenen sosyal ve ahlaki çöküşü merkezine alıyor. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı kazanması, bu temanın evrensel karşılığını da açık biçimde ortaya koyuyor.
Yıllar sonra Martin Scorsese’nin çabasıyla restorasyonu yapılan ve Criterion Collection arşivine kazandırılan film, nostaljik bir belge olarak kalmadığı gibi, çağdaş ekolojik anlatılarla da doğrudan bağ kuruyor. Sinema tarihine toprağın suskunluğunu, suyun direncini ve insan doğasının hoyratlığını birlikte kaydeden Susuz Yaz, iklim sineması denen anlatı alanının Anadolu’da çok daha erken bir sezgiyle doğduğunu hatırlatıyor.
Metin Erksan’ın bu filmi doğrudan bir iklim farkındalığıyla çektiğini söylemek güç. Dönem itibarıyla Türkiye’de iklim değişikliği, kuraklık ya da çevresel sürdürülebilirlik gibi kavramlar henüz akademik ya da kamusal dile girmiş değildi. Ancak sanat bazen sezerek söyler; tarih ise o sezgiyi yıllar sonra adlandırır. Susuz Yaz, o günkü sözcüklerle ifade edilmeyen bir meseleyi, sinemanın diliyle ortaya koyar. Toplumsal adaletsizlik, mülkiyet hakkı, bireysel vicdan gibi meselelerle birlikte doğayla kurulan ilişkiyi de en çarpıcı haliyle sorgular. Böyle bakıldığında, farkında olunmadan başlatılmış bir iklim anlatısının ilk taşı olarak hâlâ yankılanmaya devam eder.
Erden Kıral’ın Kanal (1979) filmi, suyun yönetimi üzerinden Anadolu köylerinde şekillenen güç ilişkilerini çarpıcı biçimde yansıtır. Hikaye, sulama kanallarının açılmasıyla köyün yaşamının değişmesini, bereket umudunun nasıl kısa sürede felakete dönüştüğünü anlatır. Her yeni kanal, toprağı yeşertmek yerine bataklığa çevirir; köylünün yaşamı kolaylaşmak yerine karmaşık bir hale gelir. Bu anlatı, doğaya yapılan her müdahalenin ekolojik bedelini, köylünün hayatına doğrudan etki eden bir kırılma anı olarak gösterir. Su burada bir iktidar aracıdır; akışı yönetenin elinde hem yaşam verir hem yaşamı elinden alır.

Kıral, filminde bürokrasiyle köylü arasındaki görünmez mesafeyi keskin bir gerçekçilikle işler. Kaymakam, mühendis ve müteahhit üçgeninde alınan kararlar, suyun kime ulaşacağına da hükmeder. Bu yapıda köylü, hem doğanın hem düzenin en alt halkasında kalır. Kamera, çamura saplanan hayvanlar, taşan hendekler ve boşa akan su görüntüleriyle bu adaletsizliği belge gibi kaydeder. Tuncel Kurtiz’in, köylüsüyle kanalın bastığı köy evlerinden mallarını kurtarma mücadelesi hafızalardan silinmez. Hikaye ilerledikçe suyun bereketi yerini umutsuzluğa bırakır; köydeki her bakış, doğayla insan arasındaki dengenin bozulduğunu sezdirir.
Erden Kıral’ın Kanal’ı, bir yönüyle Susuz Yaz’ın açtığı sinemasal hattın devamı sayılabilir. Fakat Erksan’ın sezgisel biçimde kurduğu çevresel farkındalığı, Kıral daha belirgin bir toplumsal bağlama yerleştirir. Bürokratik çıkarların ve kalkınma projelerinin ardındaki ekolojik yıkımı ele alarak, Anadolu sinemasında çevre ile siyaset arasındaki ilişkiyi güçlü bir dille kurar. İşte bundandır ki Kanal, hem köylünün hem toprağın hikayesini anlatan erken dönem bir iklim filmi olarak Türk sinemasında ayrı bir yere sahip olur.
1980 sonrası Türk sinemasında çevresel meselelere zaman zaman kıyıdan köşeden değinilse de merkezi bir temaya dönüşmesi görece yakın bir gelişme olarak öne çıkıyor. Bu dönüşümün önemli adımlarından biri Emin Alper’in 2022 yapımı filmi Kurak Günler.
Küçük bir taşra kasabasında geçen hikaye, bir yandan toprağın çatladığı, çeşmelerin kuruduğu, yerkürenin obruklarla sınandığı bir iklim atmosferi kurarken, öte yandan sosyal gerilimleri, iktidar ilişkilerini ve yerel çatışmaları su krizi üzerinden sorguluyor.
Filmdeki kuraklık fiziki olduğu kadar bir çölleşmeye de işaret ediyor. Alper’in filme dair deneyimi, iklim temalarının Türkiye’de kültürel üretim sürecinde hassasiyetle karşılandığını gösteriyor. Fon bulma zorlukları, çekim izinleri, festival sonrasındaki yoğun tartışmalar, iklim sinemasının ülke içinde nasıl karmaşık bir alanda üretildiğini gözler önüne seriyor.
Bu başlıkta anılması gereken örneklerden biri de Serpil Altın’ın yönettiği Bir Zamanlar Gelecek: 2121. Türk sinemasında iklim distopyası estetiğini benimseyen ilk yapımlardan biri olarak öne çıkıyor. Hikaye, 100 yıl sonrasında yer altında hayatta kalmaya çalışan bir ailenin dramı etrafında şekilleniyor. Yer üstü, nefes alınamayacak kadar zehirli; temiz suya, toprağa, gökyüzüne dair her şey geçmişin hatırasına dönüşmüş. Film, üretim sürecinde çevre dostu yöntemler benimseyerek sektörel anlamda da örnek oluşturuyor.

Kanımca ilerleyen yıllarda Türk sinemasının ve genel anlamda sanat dünyasının iklim krizini tematik bir konu olmanın çok ötesinde, yaşamsal bir eşik olarak görmesi kaçınılmaz hale gelecek. İklim anlatıları, insanın doğayla kurduğu ilişkinin yeniden tarif edilmesini sağlarken, aynı zamanda geleceğe dair sorumluluk duygusunu da pekiştiriyor.
Bir gerçek var ki, iklim krizi çevre haberlerinin konusu olmaktan çıkıp kültürel üretimin merkezine yerleşiyor. Sinema da bu dönüşümün tanığı haline geliyor. Türkiye’de yükselen yeni kuşak yönetmenler, çevre sorunlarını bir arka plan unsuru yerine anlatının özüne dokunan bir mesele olarak ele alıyor. Bu durum, sinemada çevre temasının dönemsel bir eğilimden ziyade, kalıcı bir düşünsel eksen haline geldiğini gösteriyor.
Bugün çekilen her film, geçmişin suskunluklarını ve geleceğin sorumluluklarını taşıyor. İklim meselesi sinemada kuraklık, sel ya da yangın sahnelerinin ötesine geçiyor; karakterlerin yaşam biçimlerinden kentlerin dokusuna, üretim ilişkilerinden toplumsal belleğe kadar uzanan bir anlatı alanı yaratıyor. Bu bakımdan sinema, çevreyle kurulan ilişkiyi belgeleyen en güçlü kültürel hafıza araçlarından biri konumuna geliyor. Bu yönelim, Türk sinemasında bir alt türden öte, yeni bir düşünme biçimini temsil edecek. Çevreyi anlatan değil, çevreyle düşünen bir sinema anlayışı doğuyor; insanın, doğanın ve toplumun aynı hikayede buluştuğu bir sinema dili şekilleniyor.
Ve bütün bu tabloyu bir cümlede özetlemek gerekirse; iklim krizi ile yüzleşen bir ülkenin sineması kendi estetiğini, kendi etik zeminini yeniden kurarken; kamera ise insanla birlikte soluk alan tüm varlıkları anlatının bir parçası haline getirmek zorunda. Ancak bu yolla sinema, insanın doğadan koptuğu anı değil, yeniden bağ kurduğu anı anlatabilecek hale gelebilir.








