#ekoIQ | Sürdürülebilirlik Hakkında Her Şey
Otizmli

Otizmli Bireyler Eşit Haklara Erişmekte Zorlanıyor

Otizmli bireylerin ihtiyaçlarının daha iyi anlaşılması ve toplumsal kabulünün artırılması amacıyla 2 Nisan günü Birleşmiş Milletler tarafından “Dünya Otizm Farkındalık Günü” olarak ilan edildi. Tohum Otizm Vakfı’nın bu güne özel düzenlediği kampanya kapsamında ise binalar kırmızı ışıkla aydınlatılacak; otizm hakkında bilgi veren etkinlikler düzenlenirken kampanya destekçileri #OtizmeKırmızıIşıkYak etiketi altında bir araya gelecek.

Doğuştan gelen ve genellikle yaşamın ilk yıllarında fark edilen, karmaşık bir nöro-gelişimsel farklılık olarak tanımlanan otizm, 1985’te her 2.500 çocuktan 1’inde görülürken günümüzde her 36 çocuktan 1’ine otizm tanısı konuluyor. Ancak otizmli bireyler, eğitimden istihdama, sosyal hayattan sağlık hizmetlerine kadar birçok alanda eşit haklara erişmekte zorlanıyor.

post k

Tohum Otizm Vakfı, otizmli bireylerin ihtiyaçlarının daha iyi anlaşılması ve toplumsal kabulünün artırılması amacıyla Birleşmiş Milletler (BM) tarafından ilan edilen 2 Nisan Dünya Otizm Farkındalık Günü’nde özel bir kampanya düzenliyor. Kampanya kapsamında binalar kırmızı ışıkla aydınlatılacak, otizm hakkında bilgi veren etkinlikler düzenlenirken kampanya destekçileri #OtizmeKırmızıIşıkYak etiketi altında bir araya gelecek.

Farkındalıktan Kapsayıcılığa

Son yıllarda otizmin bilinirliği ve farkındalığı artarken, otizmli bireyler hâlâ sosyal ve çevresel engellerle karşılaşıp temel hak ve özgürlüklerine erişim konusunda zorluklar yaşıyor. Tohum Otizm Vakfı, 2022 yılında başlattığı “Otizme Kırmızı Işık Yak” kampanyası ile otizmlilerin daha iyi anlaşılmasını ve toplumda kabul görmelerini sağlamaya odaklanıyor. Vakıf, otizmli bireylerin nitelikli eğitim, iş hayatında kabul ve toplumsal entegrasyon konularında yaşadıkları zorlukları vurgulayarak, herkesin eşit haklara sahip olmasını savunurken dikkatleri farkındalıktan kapsayıcılığa doğru çekmek için çalışıyor.

Tohum Otizm Vakfı’nın çağrısı ile bu yıl da Türkiye genelinde birçok tarihi ve simgesel yapı kırmızı ışıkla aydınlatılacak. Kurumlar ve bireyler, sosyal medya üzerinden #OtizmeKırmızıIşıkYak etiketiyle kampanyaya destek vererek otizmli bireylerin yanında olduklarını gösterecek.

Avrupa

Avrupa Genelinde SKA’lara Yönelik İlerleme Yavaşladı

Avrupa Birliği üyelerinin yanı sıra aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 41 Avrupa ülkesini kapsayan Avrupa Sürdürülebilir Kalkınma Raporu 2025’e göre, kıta genelinde Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’na (SKA’lar) yönelik ilerleme yavaşlama eğilimine girdi. Raporda SKA endeksinde 34. sırada yer alan Türkiye’nin de özellikle çevresel sürdürülebilirlik, sosyal eşitsizlikler ve ekonomik dönüşüm konularında büyük zorluklarla karşı karşıya olduğuna dikkat çekildi.

Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Çözümleri Ağı (UNSDSN) tarafından hazırlanan ve Avrupa Birliği’nin (AB) Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nda (SKA’lar) ilerleme kaydettiği alanları ve karşılaştığı sorunları ortaya koyan Avrupa Sürdürülebilir Kalkınma Raporu 2025 (The Europe Sustainable Development Report 2025 – ESDR) yayımlandı.

Rapor AB genelinde SKA’lara yönelik ilerlemenin düşüşe geçtiğini, sosyal, çevresel ve biyolojik çeşitlilikle ilgili zorlukların devam ettiğini ortaya koyarak, yeni AB liderliğinin SKA’lar üzerine taahhütlerini yeniden teyit etmesi gerektiğini vurguluyor.

2020-2023 Arasında İlerleme Yavaşladı

SKA endeksi ve panolarını içeren rapor, 27 AB üye ülkesinin yanı sıra aralarında Türkiye’nin de yer aldığı dokuz AB aday ülkesi ile dört Avrupa Serbest Ticaret Anlaşması ülkesi ve Birleşik Krallık’ı kapsıyor. Rapora göre, AB genelinde SKA ilerleme hızı, 2020-2023 döneminde, 2016-2019 dönemine kıyasla iki kat daha düşük seviyede kaldı. Özellikle sürdürülebilir gıda ve arazi sistemleriyle ilgili olarak Avrupa’nın devam eden çevresel ve biyolojik çeşitlilik sorunlarına dikkat çekilen raporda, AB’nin tarım-gıda sisteminin dönüşümüne dair bilgiler sunuluyor. Yanı sıra beslenme alışkanlıklarındaki değişikliklerin, sürdürülebilir tarım-gıda sistemleri ve AB’deki sağlık sonuçlarının iyileştirilmesi için öncelikli olması gerektiğinin altı çiziliyor.

Rapora göre Batı Avrupa ve Kuzey Avrupa gibi en gelişmiş bölgelerde, 2020’den bu yana, SKA performansı hafifçe düşme eğilimine girmiş durumda. AB çapında ise SKA performansındaki düşüşte, özellikle tüketim ve uluslararası tedarik zincirlerindeki sürdürülebilir olmayan uygulamalar büyük dışsal etkiler yarattı. Nitekim ESDR 2025’te yer alan Avrupa için 2025 Dışsallık Endeksi, ticaretle bağlantılı çevresel ve sosyal dışsallıklar, ekonomik ve finansal akışlarla ilgili dışsallıklar ve barış koruma ve güvenlik dışsallıklarını kapsayan 15 göstergeden oluşuyor.

AB Yönetimine Sürdürülebilirlik Öncelikleri Sunuldu

Sonuçlar, AB’deki ticaret temelli olumsuz dışsallık etkilerinin, birçok üye devlette toplam ayakizinin en az %20 ile %30’unu oluşturduğunu gösterirken, raporda 2024-2029 dönemi boyunca bölgede SKA uygulamasını hızlandırmak için, yeni AB Liderliği’ne de şu dört temel öncelik sunuldu:

  • AB’de temiz enerji ve dijital teknolojilere yönelik yatırımları topluca artırmak,
  • Enflasyonun sosyal sonuçları ve artan jeopolitik gerilimlerin doğrudan ve dolaylı sonuçlarını ele almak için pro-sosyal önlemleri güçlendirmek.
  • Sürdürülemez tüketimin olumsuz sağlık ve çevresel etkilerini ele almanın yanı sıra buna daha sağlıklı ve sürdürülebilir diyetlere adil bir geçiş yoluyla katkı sağlamak.
  • Tüm bölgelerle SKA/Yeşil Mutabakat Diplomasisi’ni kullanmak, BM Şartı’nda belirlenen ilkelere bağlı kalmak ve BM sistemindeki ve Küresel Finansal Mimari’deki (Global Financial Architecture – GFA) reformu desteklemek.
Türkiye SKA’lar Konusunda Büyük Zorluklara Sahip

ESDR 2025’te AB’ye aday ülke kategorisinde Türkiye hakkında da önemli tespitlere yer verildi. SKA endeksinde Türkiye, 41 Avrupa ülkesi arasında 34. sırada konumlandı. Türkiye’nin özellikle çevresel sürdürülebilirlik, sosyal eşitsizlikler ve ekonomik dönüşüm konularında büyük zorluklarla karşı karşıya olduğuna dikkat çekildi.

Türkiye’nin en büyük sürdürülebilirlik sorunlarından biri, yenilenebilir enerjiye yeterli yatırım yapamaması ve karbon emisyonlarının yüksek seviyelerde seyretmesi olarak değerlendirildi. Ayrıca Türkiye’nin, enerji ihtiyacını büyük ölçüde fosil yakıtlar üzerinden karşılamaya devam ettiği, yenilenebilir enerji kaynaklarının toplam enerji üretimindeki payının sınırlı kaldığı da vurgulandı.

Raporda su kaynaklarının verimsiz kullanımına da işaret edildi. Bununla birlikte tarımsal üretimdeki kimyasal gübre ve pestisit tüketiminin yüksek olması gibi faktörler nedeniyle Türkiye’nin sürdürülebilir gıda sistemleri geliştirmesi gerektiği aktarıldı.  Öneriler kısmında da Türkiye’nin eğitimde, iş gücü piyasasında ve gelir dağılımında adaleti sağlamaya yönelik kapsamlı reformlara gitmesi gerektiğinin altı çizildi. Yanı sıra Türkiye’nin yenilenebilir enerji, yeşil sanayi, dijitalleşme ve inovasyona yönelik yatırımlarını artırması da önerildi.

yeşil iklim

Yeşil İklim Fonu’ndan 687 milyon dolarlık Yatırıma Onay

Gelişmekte olan ülkelerin Ulusal Katkı Beyanı (NDC) hedeflerini yükseltmelerini ve gerçekleştirmelerini destekleyen Yeşil İklim Fonu (GCF), bu ülkelerin iklim değişikliğinin etkileriyle başa çıkmalarına da yardımcı oluyor. GCF, geçtiğimiz hafta düzenlenen yönetim kurulu toplantısında 686,8 milyon dolarlık finansmanı onayladığını açıkladı. GCF Yönetim Kurulu Eşbaşkanı Holmberg, “Bu zorlu zamanlarda GCF, iklim açısından hassas topluluklara desteğini hızlandırma konusundaki taahhütlerini teyit etti” dedi.

Gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğinin etkileriyle başa çıkmasına yardımcı olan Yeşil İklim Fonu (GCF), geçtiğimiz hafta yapılan yönetim kurulu toplantısında 686,8 milyon dolarlık finansmanı onayladığını duyurdu. Seul merkezli grup, diğer finansman ortaklarının da katkısıyla birlikte 42 ülkede 11 proje için toplamda 1,5 milyar doları harekete geçirmeyi ve 115 milyon kişiye destek sağlamayı hedefliyor.

“GCF, Taahhütlerini Teyit Etti”

GCF Yönetim Kurulu Eşbaşkanı Leif Holmberg, “Bu zorlu zamanlarda GCF, iklim açısından hassas topluluklara desteğini hızlandırma konusundaki taahhütlerini teyit etti” dedi.

Bir sözcü, yönetim kurulu anlaşmasının, ABD hükümetinin GCF’ye mali destek vaatlerini iptal etme yönündeki yakın tarihli kararının ardından geldiğini hatırlattı.

GCF yönetim kurulu, yeni fonları duyurmanın yanı sıra kendini hizmet verdiği ülkelere yakınlaştırmak ve projelerinin iklim etkisini artırmak için “bölgesel bir varlık” oluşturmayı da kabul etti ancak ayrıntı vermedi.

“İklim Eyleminin Yerel Bir Eylem Olduğuna İnanıyoruz”

GCF Yönetim Kurulu Eşbaşkanı Mafalda Duarte, “İklim eyleminin yerel bir eylem olduğuna inanıyoruz. O halde Yeşil İklim Fonu’nun da yerel olması gerekiyor. Sadece bir finansman kaynağı olarak değil, sahada çalışan bir ortak olarak da yer alacağız” dedi.

GCF’nin yatırımlarının büyük kısmı, yaklaşık %38’i, Afrika’da bulunuyor. %32’si Latin Amerika ve Karayipler’e yönlendirilirken %27’si ise Asya Pasifik’te. Doğu Avrupa, Orta Asya ve Orta Doğu ise %3’lük paya sahip.

sosyal koruma

Dünya Nüfusunun Yarısı Sosyal Korumaya Sahip Değil

Sürdürülebilir kalkınmanın önemli kaldıraçlarından biri olan “sosyal adalet”i sağlamanın kritik rolü, her yıl 20 Şubat tarihinde, “Dünya Sosyal Adalet Günü” ile hatırlatılmaya çalışılıyor. Son verilere göre küresel çapta 4 milyardan fazla insanın hâlâ hiçbir sosyal koruma hakkı bulunmuyor. Üstelik çalışma çağındaki nüfusun sadece %31’i, kapsamlı bir sosyal güvenlik sistemi tarafından yasal olarak korunuyor.

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu, 2007 yılında, 20 Şubat tarihini “Dünya Sosyal Adalet Günü” olarak kabul etti. Yoksulluk, dışlanma, işsizlik, cinsiyet eşitsizliği ve insan hakları gibi konularda küresel ölçekte yaşanan zorluklara dikkat çeken bu gün; barış, eşitlik ve 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’na (SKA) ulaşabilmek adına da sosyal adaleti bir temel olarak kabul etmenin önemine vurgu yapmayı hedefliyor.

Sürdürülebilir bir gelecek için adil bir geçişi güçlendirmek, düşük karbonlu ekonomilere doğru hareketin, özellikle en savunmasız grupların yani herkesin yararına olmasını sağlamak anlamına geliyor. Bunu başarmak ise çevresel sürdürülebilirliği sosyal adaletle birleştiren bütünsel bir yaklaşım gerektiriyor.

Diğer bir deyişle bu yaklaşım karbon salımını azaltmak gibi çevresel ilerlemeye katkı sunacak çalışmaların yanı sıra fırsatları ve kaynakları yeniden dağıtarak sürdürülebilir büyümenin herkes için fayda sağlaması anlamına da geliyor.

Sosyal Farkların Kapatılması Kapsayıcılığı Güçlendirecek

Dünya Sosyal Adalet Günü’nün tarihsel arka planında uzun bir geçmiş bulunuyor. Sosyal adaleti temel hedef olarak benimseyen Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), 1919 tarihli kendi anayasasından sonra, 1944 Philadelphia Bildirgesi ve 1998 tarihli Çalışma Hayatında Temel İlkeler ve Haklar Deklarasyonu’nun ardından, en son 2008’de Küreselleşme için Sosyal Adalet Beyannamesi’ni kabul etti. BM de bu kararlara paralel olarak 20 Şubat tarihini Dünya Sosyal Adalet Günü olarak belirledi.

Her yıl farklı bir temayla sosyal ve ekonomik eşitsizlikleri ele almak için küresel eylem çağrısı yapılırken, Dünya Sosyal Adalet Günü’nün 2025 teması “Kapsayıcılığı Güçlendirmek: Sosyal Adalet için Farkları Kapatmak” oldu. Temayla sistematik eşitsizliklerle mücadele etmek için kapsayıcı politikaların, yaşam boyu öğrenmenin ve sosyal koruma önemlerinin rolleri vurgulanıyor.

En Düşük Sosyal Koruma, İklimden En Çok Etkilenen Ülkelerde

BM’nin hazırladığı Dünya Sosyal Raporu 2024, iklim değişikliğinin, mevcut kırılganlıkları ve eşitsizlikleri artırarak doğal kaynakları, gıda güvenliğini ve su teminini etkileyebileceğine dikkat çekiyor. Çevresel bozulma, ormansızlaşma, toprak erozyonu ve kirlilik gibi faktörler, gıda güvenliğini, suya erişimi ve insan sağlığını etkileyerek krizlerin şiddetini artırabiliyor.

Nüfus artışı, sürdürülebilir olmayan uygulamalar ve çevresel bozulma gibi faktörler tarafından yönlendirilen kaynak kıtlığı; su, toprak ve enerji gibi sınırlı kaynaklar üzerine farklı gruplar ve ülkeler arasında gerilimlere ve çatışmalara yol açabiliyor. Tüm bunlara dikkat çekilen raporda, küreselleşmenin, ülkeler ve ekonomiler arasındaki bağlantıyı artırarak bu krizlerin sınırları aşmasını ve dolayısıyla da yayılma olasılığını güçlendirdiğini belirtiliyor.

Dünya Sosyal Raporu 2024’e göre, küresel çapta 4 milyardan fazla insanın hâlâ hiçbir sosyal koruma hakkı bulunmuyor. Dahası, çalışma çağındaki nüfusun sadece %31’i, kapsamlı bir sosyal güvenlik sistemi tarafından yasal olarak korunuyor.

ILO’nun “Dünya Sosyal Koruma Raporu 2024-2026” adlı son çalışması da bunu doğruluyor. Raporda; hükümetlerin özellikle de iklim krizinin etkilerine karşı koymak ve adil bir geçişi desteklemek için sosyal korumanın güçlü potansiyelini tam olarak kullanmadıkları ifade edilerek iklim değişikliğinin etkilerine en duyarlı olan ülkelerin genellikle en düşük sosyal koruma seviyelerine sahip olduğunun altı çiziliyor.

Afet Kaynaklı Yerinden Edilmenin %90’ı İklim Kriziyle Bağlantılı

BM’nin 2024 raporunda ayrıca Dünya Bankası verilerine dayanılarak, 2019’da 689 milyon olan aşırı yoksul insan sayısının 2022’de 712 milyona çıktığı ifade ediliyor. Düşük gelirli ülkelerde ise yoksulluk oranları pandemi öncesi seviyelerin üzerinde kalmaya devam ediyor.

Bazı ülkelerde aşırı yoksulluk seviyeleri son zamanlarda düşerken, küresel olarak açlık ve yetersiz beslenme hâlâ yüksek seviyelerde ve özellikle Afrika’da bu oranlar artış gösterdi.

BM Gıda ve Tarım Örgütü’nün “Dünya Gıda Güvenliği ve Beslenme Durumu 2023” raporuna göre de dünya genelinde yetersiz beslenen nüfus oranı 2019’da %7,9 iken, 2022’de %9,2’ye yükseldi. Afrika’da ise bu oran %17’den %19,7’ye çıktı.

Küresel çapta artan krizler sosyal adalete zarar veren bir başka önemli unsur olmaya devam ediyor. 2022 sonunda, zorla yerinden edilen kişi sayısı 108 milyona ulaşırken, 2021-2022 döneminde meydana gelen yeni ülke içi yerinden edilme sayısı 99 milyona ulaştı. Bu sayının 56 milyonu afet, 43 milyonu ise çatışma kaynaklı oldu ve afet kaynaklı yerinden edilmenin yaklaşık %90’ı iklim krizi nedeniyle ortaya çıktı.

Barış Kültürü

Kardeşliğin Yolu Barış Kültürü Oluşturmaktan Geçiyor

4 Şubat tarihi inanç farklılıklarını bir kenara bırakarak tüm insanlar arasındaki uyumu ve hoşgörüyü teşvik amacıyla “Uluslararası İnsan Kardeşliği Günü” olarak kabul ediliyor. İnançlar arasındaki diyalog ve uyum ise öncelikle güçlü bir “barış kültürü” oluşturmaktan geçiyor.

2030 sonuna kadar ulaşılması amaçlanan hedefleri içeren bir evrensel eylem çağrısı olan Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın (SKA) en önemlilerinden biri barışçıl ve kapsayıcı toplumlar inşa etmek.

Dünyanın farklı yerlerinde çatışmalar ve savaşlar devam ederken, 4 Şubat 2019’da Birleşik Arap Emirlikleri’nin başkenti Abu Dabi tarihi öneme sahip bir buluşmaya ev sahipliği yaptı. Abu Dabi’de bir araya gelen Papa Francis ve El-Ezher Şeyhi Ahmet el-Tayyib, farklı dinler ve kültürler arasındaki diyalogun artmasına yönelik olarak “Dünya Barışı ve Birlikte Yaşamak için İnsan Kardeşliği” adlı bir belgeye imza attılar. Belgenin imzalanmasının ardından, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu, Aralık 2020’de inanç farkı gözetmeksizin tüm insanlar arasında uyumu teşvik etmeye yönelik olarak 4 Şubat tarihini “Uluslararası İnsan Kardeşliği Günü” olarak kabul etti.

Günle farklı kültürler, dinler ve inançlar hakkında farkındalık yaratmanın yanı sıra tüm bunlar arasında hoşgörünün güçlendirilmesinin önemi vurgulanıyor. Hoşgörü, dini ve kültürel çeşitliliğe saygıyı ve toplumun kabulünü içerirken, dini ifade özgürlüğüne de dikkat çekilen günle, özellikle okullarda, hoşgörünün teşvik edilmesine ve din veya inanç temelli ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına anlamlı bir şekilde katkı sağlanması gerektiğinin altı çiziliyor.

 Barış Önce Zihinlerde Başlar

Barışı ve sosyal istikrarı sağlamak, çeşitliliğe saygıyı karşılıklı olarak artırmak hem küresel hem de bölgesel, ulusal ve yerel düzeylerde barış ve anlayışa elverişli bir ortam yaratmak için dini ve kültürel diyalogu teşvik etmeye yönelik faaliyetleri desteklemek büyük önem taşıyor. Bu bağlamda BM Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) kendi anayasasında uzun süredir, “Savaşlar insanların zihinlerinde başlar, barışın savunması da insanların zihinlerinde inşa edilmelidir” ifadesine yer veriyordu. Bu ifadeden yola çıkan BM de, 1999 yılında şiddet içermeyen bir barış kültürünü teşvik etmek adına evrensel bir yetki belgesi sayılan “Barış Kültürü Üzerine Bildiri ve Eylem Programı”nı kabul etti.

Uluslararası İnsan Kardeşliği Günü kapsamında bu bildiri hatırlatılarak “barış kültürü” farkındalığı da artırılmaya çalışılıyor. 1999’da yayımlanan bildirgede barış kültürü şu ifadelerle tanımlanıyor:

  • Yaşama saygı, şiddetin sona erdirilmesi ve eğitimi, diyalogu ve işbirliğini kullanarak şiddet içermeyen bir yaşam pratiğinin teşvik edilmesi,
  • BM Anlaşması ve uluslararası hukuka uygun olarak, devletlerin egemenlik, toprak bütünlüğü ve siyasi bağımsızlık ilkelerine tam saygı gösterilmesi ve herhangi bir devletin iç işlerine müdahale edilmemesi,
  • Tüm insan hakları ve temel özgürlükler ile bunların korunması ve teşvik edilmesi,
  • Çatışmaların barışçıl yollarla çözülmesine yönelik taahhüt,
  • Mevcut ve gelecek nesillerin kalkınma ve çevresel ihtiyaçlarını karşılamak için çabalar,
  • Kalkınma hakkına saygı ve bunun teşvik edilmesi; kadınlar ve erkekler için eşit haklar ve fırsatlar konusunda saygı ve teşvik,
  • Her bireyin ifade özgürlüğü, görüş ve bilgi edinme hakkına saygı ve bunun teşvik edilmesi,
  • Özgürlük, adalet, demokrasi, hoşgörü, dayanışma, işbirliği, çok kültürlülük, kültürel çeşitlilik, diyalog ve toplumsal ve uluslararası düzeylerde anlayış ilkelerine bağlılık ve barışı teşvik eden ulusal ve uluslararası ortamların oluşturulması.

Para

Para, Para, Para

Paranın yeşilinden başka yeşil göremez olmamız, zaten iklim krizini yaratan sebebin bizzat kendi değil miydi en başından beri? İklim kriziyle mücadelede 1,5 derece hedefini tutturamayıp şimdi de 2 dereceyi hedeflemeye başlayan dünya ülkeleri olarak sürekli çuvallıyor olma sebebimiz parasızlık mı, yoksa var olan paranın doğru yerlere aktarılamaması mı aslında?

Arif ERGİN, Yeşil Ekonomi ve İklim Finansmanı Uzmanı [email protected]

Bu yıl Bakü’de düzenlenen COP29’la ilgili yorumlara bakınca zirvenin pek çokları için bir hayal kırıklığı ile sonuçlanmış olduğunu görüyorum. Oysa son yıllarda düzenlenen COP zirvelerinin genel gidişatına bakıldığında, aslında zirvenin her zamankinden çok da farklı bir ortamda cereyan etmediği görülüyor. Yine 200’e yakın ülkenin ve çok sayıda kurumun heyetleri bir araya geldiler, pek çok hayati konu üzerinde tartıştılar, müzakere ettiler ve yine dönüp dolaşıp en büyük kavgayı finans üzerinde yaptılar; sonra da bir sonraki COP’ta buluşmak üzere birbirlerine söylenerek dağıldılar.

Konu Yine Finansman

Finans konusunu sona atarak sonuçları özetlemek gerekirse bu yıl fosil yakıtlardan çıkışa vurgu yapılmaması bir gerileme olarak nitelendirilebilir. Yani batı cephesinde değişen bir şey yok. Öte yandan plastik kirliliği konusunda önemli engeller devam etse de (tehlikeli kimyasallar, tedarik ve azaltma hedefleri ve tabii ki finansman!) küresel bir anlaşmaya doğru ilerleniyor ve bu güzel bir gelişme denebilir. Ve nihayetinde, belki de COP29’un en önemli gelişmesi olarak karbon piyasaları konusunda en sonunda bir anlaşmaya varılması söylenebilir. Yeni kurallar, zengin ve yüksek emisyonlu ülkelerin gelişmekte olan ülkelerden karbon azaltıcı “telafiler” satın almasına izin veriyor. Paris Anlaşması’nın 6. Maddesi kapsamında yeni kurallar üzerinde uzlaşılmasıyla artık gelişmiş ülkeler, diğer ülkelerdeki yenilenebilir enerji projelerine, orman veya ağaçlandırma projelerine finansman sağlayabilecek. Evet, konu yine finansman. Yazımın başında hayal kırıklığının sebebi diye belirttiğim ve COP29’a damgasını vuran finansman sorununa dönecek olursak, özetle, gelişmiş ülkeler, iklim değişikliğiyle mücadelede ada ülkeleri, Afrika ülkeleri gibi iklim krizinden çok şiddetli bir şekilde etkilenmekte olan dar gelirli ülkelere ve gelişmekte olan ülkelere taahhüt ettikleri yardımı o kadar da fazla artırmamakla eleştiriliyorlar. Gelişmiş ülkeler, 2035 yılına kadar her yıl 300 milyar dolarlık bir finansman desteği taahhüdünde bulunurken diğer ülkelerin yardım beklentisi 1,3 trilyon dolardı. Aradaki bu büyük uçurum, tartışmanın ve anlaşmazlığın boyutunu da gösteriyor. Kısa vadede bir uzlaşma umudu görünmüyor, üstelik söz verilen 300 milyar doların önemli bir kısmı da “düşük faizli” krediler olduğundan, yani tamamı hibe olmadığından, anlaşmazlık daha da derinleşiyor. Bu nedenle bu yılki zirve de bundan öncekiler gibi gelişmekte olan ve fakir ülkelerin temsilcilerinin finansmanla ilgili feveranlarıyla bitti.

Feveran kelimesini özellikle kullandım, zira verilen öfkeli tepkiler tam olarak bu şekilde ifade edilebilir. COP29’a katılan ülke temsilcilerinden biri 300 milyar dolarlık bu yardım paketini duyunca, “Şaka mı bu? Bu kadarcık para yüzlerce ülkeden hangimize yetecek, hem de hibe bile değil, çoğu kredi, şaka gibi” mealinde bir tepki verirken, bir diğer ülke temsilcisi miktarı az bulup öfkeden toplantıyı terk ediyor. En beğendiğim(!) tepki ise Panama temsilcisinin “Yüzümüze tükürseydiniz bari” şeklinde “atarlanması” oldu. Özetle, iklim zirvesinde konu yine paraydı ve parada yine anlaşamadılar.

Madalyonun Bir Yüzü ve Diğer Yüzü

Öncelikle belirtmeliyim: Zenginden alıp fakire veren masalların başkarakterleri benim çocukluk kahramanlarımdır. Ülkelerin ekolojiyi sömürmeden, ekonomik zenginliği hakça paylaşabildikleri bir dünya düzeni olsa buna en çok mutlu olanlardan biri de ben olurum. Yani isterim ki zengin ülkeler fakir ülkelere yılda 300 milyar dolar değil, 3 trilyon dolar, hatta 30 trilyon dolar versinler; memnun olurum, baştan altını çizmek isterim.

Öte yandan takıldığım konuya gelince… Bu “daha çok para” beklentisinde olan ülke temsilcilerinde şöyle bir tutum kemikleşmeye başladı: “Para verin de ülkemizi iklim krizinden kurtaralım.” Bunu söylerken argümanları “Siz vaktiyle gelişmek için dünyanın -ve bizim- kaynaklarımızı kullandınız, kendiniz gelişip zengin oldunuz; bize de geriye bu krizi bıraktınız”. Bu doğru bir argüman mı? Evet. Yerden göğe kadar haklılar. Ama bu “Ah bize para verecektiniz ki, bak nasıl kurtarıyorduk ülkemizi; şimdi sizin yüzünüzden insanlarımız ölecek!” tavrı nedir Allah aşkına? Örneğin, zirveye Panama adına katılan bir temsilci, 300 milyar doları az bulduğu için şu sözleri söyledi: “Gelişmiş ülkelerin teklif ettiği para benimki gibi savunmasız ülkelerin yüzüne tükürmek. Onlar kırıntılar teklif ederken biz ölüleri taşıyoruz. Utanç verici!”

Hiç şüphesiz Panama iklim krizinden olumsuz etkilenen ülkelerden biri. Son birkaç 10 yılda, ülke aşırı hava olaylarına, sel, kasırga, kuraklık ve fırtınalar gibi felaketlere maruz kaldı. Bu olaylar özellikle tarımsal alanlara ciddi zararlar veriyor. Panama, aynı zamanda deniz seviyesinin yükselmesi sorunuyla karşı karşıya kalmakla birlikte bu durum kıyı bölgelerini tehdit ediyor. Dünya Bankası’nın ve IMF’nin Panama ile ilgili raporlarında, ülkenin iklim değişikliğiyle başa çıkmak için yıllık yaklaşık 4 milyar dolarlık bir finansmana ihtiyaç duyduğu hesaplanıyor. Bu madalyonun bir yüzü.

Bir de madalyonun diğer yüzü var.

“Peki, Panama bu krize kendi kaynaklarıyla direnemez mi, hani hepsine olmasa da bir kısmına…” diye düşünerek Panama’nın ekonomisine göz attım bu kez. Ülkede GSYH yıllık 84 milyar dolar civarında. Yani iklim dirençliliği için milli gelirinin %4’ü kadar bir bütçeye ihtiyacı var. Panama, bölgesinin en hızlı gelişmekte olan ülkesi. Geçen yıl ülkede ekonomi %15’ten fazla büyüdü. Makro verilere bakıldığında durum iyi. Ama uluslararası raporlar başka veriler de paylaşıyor. Raporlara göre Panama, büyük yolsuzluklar ve yönetim skandalları ile çalkalanan, ülkeyi yöneten küçük bir zümrenin halkın tüm zenginliğini kullandığı ve insanların sıkıntı içinde yaşadıkları bir ülke. Uluslararası Şeffaflık ve Yolsuzluk Algıları Endeksi (Transparency International Corruption Perceptions Index) CPI’ya göre Panama’nın yolsuzluk karnesi oldukça bozuk. Şeffaf ve dürüst yönetim konusunda 100 üzerinden 35 puan alabiliyor ve dünya sıralamasında 180 ülke içinde 108. sırada. 2022 yılında patlayan yolsuzluk skandalında tek bir kalemde yapılan yolsuzluk bile ülke GSYH’nın %1’inden fazla. “Ülkede yolsuzluk bitse ve halkın kaynakları halk için, doğa için, ülkenin geleceği için, yani gerçek amacı doğrultusunda kullanılsa, ne olurdu acaba?” diye düşünmeden edemedim. Üstelik Panama rastgele seçtiğim bir örnek. Bunun gibi yüzlerce ülke var ve hepsi gelişmiş ülkelerden daha çok yardım talep ediyorlar ama ülkelerindeki kaynakların ne şekilde kullanıldığına baktığımızda hep aynı hikayeyle karşılaşıyoruz.

Feveran eden ülkelerden rastgele bir başka örnek seçelim: Mesela Kenya temsilcisi 300 milyar dolar yardımı “Kabul edilemez” olarak nitelendiriyor. Kenya’nın iklim dirençliliği için gereken kaynak yılda 6 milyar dolar civarındayken, ülke kıt kaynakları nedeniyle yılda sadece 2 milyar dolarlık sürdürülebilirlik yatırımı yapabiliyor. Yani iklim mücadelesi için ilave 4 milyar dolar yardıma ihtiyacı var. Gelin görün ki, Kenya’da her yıl yolsuzlukla buharlaşan para da (Rabbimin işine bakın ki) 4 milyar dolar! Rastgele seçtiğim her ülkede durum benzer çıkıyor ve ben yazıyı çok uzatmamak için hepsini aktaramıyorum ama kaynakları takip ederek pek çok ülke için benzer verilere ulaşmak mümkün.

300 milyar dolar yardım miktarını “utanç verici” bulan, “aşağılayıcı” bulan, “tiksinç” bulan, öfkeyle toplantıları terk eden heyetlerin gelişmiş ülkelerden yardım talebi yılda toplam 1,3 trilyon dolar. Bu heyetlerin temsil ettikleri ülkelerde, yani gelişmekte olan ve geri kalmış ülkelerde küresel yolsuzluk endeksine göre her yıl yapılan yolsuzluk toplamı da yaklaşık 1,3 trilyon dolar! Tesadüfe bakın mı desem, mukadderat mı desem, Allah’ın işareti mi desem, inanın bilemedim.

Gelişmiş (para veren) ülkelerin ortak özelliği, şeffaf ve demokratik yönetimlere sahip olmaları. Bunlar, halklarından topladıkları vergileri yine halkın refahı için kullanan ülkeler. Demokrasi, adalet, şeffaf ve hesap verebilir yönetim, adil vergilendirme, denetlenebilir mali veriler, kapsayıcılık ve eşitlik… Bize biraz Küresel Kalkınma Hedefleri’ni çağrıştırdı değil mi? Şimdi oturup bir daha düşünmek gerekiyor. Dünyayı iklim krizinden kurtarmak için hiç kuşkusuz finansman çok önemli ve gerekli. Ama para listede ilk sırada mı gelmeli? Yoksa önce prensipler üzerinde mi tartışıp uzlaşmalıyız?

Demokrasi, adalet, şeffaf yönetim, adil vergilendirme, denetlenebilirlik, kapsayıcılık ve eşitlik… Gelişmiş devletler diğer devletlere karbon vergisi koymak yerine önce demokrasi vergisi mi koysalardı mesela? Veya şeffaflık kriterlerine göre mi birbirimizle ticaret yapsaydık, ürünlere karbon ayakizi etiketleri gibi insan hakları ve demokrasi etiketleri de mi koysaydık acaba? Parasal önlemlerden ve desteklerden daha etkili olmaz mıydı sizce? Önce herkes kendi evinin önünü süpürse, sistemini düzeltse, kaynaklarını doğru ve adil şekilde kullanmaya başlasa, sonra da iklim yatırımları için hâlâ ilave kaynak ihtiyacı olursa iyi durumda olan ülkeler kötü durumda olan ülkelere yardım etse? İşe en başından böyle başlasaydık ekoloji ve ekonomi daha hızlı yeşermez miydi sizce? Paranın yeşilinden başka yeşil göremez olmamız, zaten iklim krizini yaratan sebebin bizzat kendi değil miydi en başından beri? İklim kriziyle mücadelede 1,5 derece hedefini tutturamayıp şimdi de 2 dereceyi hedeflemeye başlayan dünya ülkeleri olarak sürekli çuvallıyor olma sebebimiz parasızlık mı, yoksa var olan paranın doğru yerlere aktarılamaması mı aslında? Ne dersiniz?

Ben yine de bir kehanette bulunayım ve önümüzdeki yıl yapılacak COP30’un manşetini şimdiden atayım sizin için: “Ülkeler finansman konusunda yine tatmin edici bir anlaşmaya varamadılar ve umutlar COP31’e kaldı.”

Bu yazı ekoIQ’nun 115. sayısında yayımlanmıştır. Dergiye buradan ulaşabilirsiniz.

 

Arif Ergin

Sürdürülebilir Ekonomi ve İklim Değişikliği Uzmanı | Küre

temiz

Temiz Enerji Oranı Arttı ama Eşit Dağılmadı

2023 yılında küresel enerji sistemine 560 GW’tan fazla yeni yenilenebilir enerji kapasitesi eklenerek rekor bir büyüme kaydedildi. Ancak bu büyüme ülkeler arasında eşit dağılmadı…

İklim değişikliğiyle mücadelenin ayrılmaz bir parçası olan temiz enerjiye geçiş için farkındalık oluşturmak ve harekete geçmeyi teşvik amacıyla, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu 2023 yılında 26 Ocak tarihini “Uluslararası Temiz Enerji Günü” olarak ilan etti.

26 Ocak aynı zamanda 2009 yılında ülkeleri temiz enerjiye geçişlerinde desteklemek, uluslararası işbirliği için bir platform sağlamak ve temiz enerji teknolojisi, yenilik, politika, finans ve yatırım konularında veri ve analiz sunmak amacıyla kurulan Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı’nın (IRENA) da kuruluş tarihi.

Karar tasarısı, 2030 yılına kadar yenilenebilir ve temiz enerji payının artırılması gerektiğine vurgu yaparken, Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SKA’lar) bağlamında sürdürülen çabalara katkıya odaklanıyor ve fosil yakıtlara olan bağımlılığı sonlandırarak temiz enerjiye adil bir geçişi öngörüyor.

Yenilenebilir Enerjiye Yatırım Fosil Yakıtların İki Katına Çıktı

Temiz enerji; üretim ve kullanımları boyunca son derece az seragazı emisyonu üreten veya hiç üretmeyen, asgari düzeyde çevresel etkiye sahip enerji kaynaklarını kapsıyor. Bu enerji türü, sosyoekonomik kalkınma ve çevresel sürdürülebilirlik arasındaki bağlantının yanı sıra küresel ölçekte savunmasız toplulukların karşı karşıya olduğu zorlukların üstesinden gelme açısından da son derece önemli.

Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) tarafından yayımlanan ve iklim krizine yönelik acil uyarılar içeren “Dünya Enerji Görünümü 2024” raporu, küresel ısınmayı 1,5 derece ile sınırlandırmaya giden yolun giderek daraldığına dikkat çekiyor. Bununla birlikte hükümetlerin fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjiye geçiş planlarını hızla uygulamaya koymalarının gerektiğinin de altını çiziyor. Raporda 2023 yılında enerji sistemine 560 GW’tan fazla yeni yenilenebilir enerji kapasitesi eklenerek rekor bir büyüme kaydedildiği vurgulanıyor. Ancak bu büyümenin dünya genelindeki dağılımının teknolojiler ve ülkeler arasında eşit olmaktan uzak olduğu da ifade ediliyor.

Rapora göre, temiz enerji projelerine yapılan yatırım akışı her yıl 2 trilyon dolara yaklaşıyor ve bu rakam, yeni petrol, gaz ve kömür arzı için harcanan miktarın neredeyse iki katı anlamına geliyor. Yenilenebilir elektrik kullanımı, 2015-2021 yılları arasında neredeyse yarı yarıya artarken, bu artışın büyük kısmı rüzgar ve güneş enerjisi santrallarının artan kurulumları ile sağlandı ve yenilenebilir enerjilerin toplam elektrik tüketimindeki payını %28,2’ye yükseltti.

Yenilenebilir enerjiye dayalı üretim kapasitesi artmaya devam etti. 2022’de, küresel olarak kişi başına 424 watt’a ulaşılırken, bu miktar gelişmiş ülkelerde kişi başına 1.073 watt, gelişmekte olan ülkelerde ise 293 watt olarak seyretti. 2010-2021 yılları arasında, Birleşik Krallık ve Endonezya, modern yenilenebilir enerji kullanımında en büyük ilerlemeyi kaydederken, bu ülkeleri sırasıyla Çin, Hindistan ve Almanya takip etti.

2010-2021 yılları arasında, en büyük enerji arzına sahip 20 ülkeden 14’ü, önceki 10 yıla kıyasla enerji yoğunluğu iyileştirme hızlarını artırdı. Rapora göre aralarında Türkiye’nin de bulunduğu, Meksika, Fransa, Endonezya, Japonya, ve İtalya 1990-2010 dönemiyle karşılaştırıldığında, 2010-2021 döneminde iyileşme oranlarını iki katından fazla artırdı.

Türkiye’de Kurulu Yenilenebilir Enerji Gücü 70 bin MW’a Dayandı

Türkiye’nin enerji üretiminde ise temiz ve yenilenebilir kaynakların etkisi artmaya devam etti. Türkiye’de Ocak-Ağustos 2024 döneminde elektrik üretiminde yenilenebilir enerji kaynaklarının payı %62,8’e ulaşarak önemli bir büyüme kaydetti.

Aralık 2024 verilerine göre de Türkiye’de toplam güneş enerji kurulu gücü 19.590 MW’a ulaştı. Rüzgar enerji kurulu gücü 12.576 MW seviyesine yükselirken, jeotermal kurulu gücü 1.728 MW, biyokütle kurulu gücü de 2.125 MW oldu. Toplam yenilenebilir kurulu gücü ise 68.222 MW’a yükseldi.

tuvalu ada ulkesi

Vanuatu’nun Açtığı İklim Davası Adalet Arayışlarına Katkı Sağlayabilir

Dokuz mercan adasından oluşan ve iklim krizinden en çok etkilenen ülkeler arasında yer alan Tuvalu, deniz seviyesi yükselmesi sonucu yok olma tehdidiyle karşı karşıya. Tuvalu Ulaşım, Enerji, İletişim ve İnovasyon Bakanı Simon Kofe, Pasifik’teki ada ülkesi Vanuatu’nun Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD) başlattığı dünyanın en büyük iklim davasına işaret etti. Kofe, UAD kararlarının yasal bir yaptırımı olmasa dahi davanın sonuçlarının iklim finansmanı konusunda ülkelerin adalet arayışlarına katkı sağlayacağına inandığını söyledi.

Dokuz mercan adasından oluşan Pasifik ülkesi Tuvalu, iklim krizinden en çok etkilenen ülkeler arasında yer alıyor. Dünya Bankası verilerine göre Tuvalu’nun ortalama sıcaklığının, bu yüzyılın sonunda 2,8 derece artması bekleniyor. Tuvalu deniz seviyesi yükselmesi sonucu yok olma tehdidiyle karşı karşıya bulunurken, bir yandan da sıcak hava dalgaları, kasırgalar ve toprakların tuzlanması gibi sorunlarla mücadele ediyor.

Ülke, yok olma tehdidi karşısında mirasını korumak için doğal güzelliklerinden binalara kadar her şeyini dijital ortama taşımaya başladı.

AA’nın haberine göre, Tuvalu Ulaşım, Enerji, İletişim ve İnovasyon Bakanı Simon Kofe deniz seviyesinden yüksekliği ortalama 2 metre, nüfusu ise yaklaşık 10 bin olan Tuvalu’yu çok küçük ve düz bir ülke şeklinde nitelendirdi.

“1 santimetrelik Deniz Seviyesi Artışı Bile Topraklarımızı Etkiliyor”

Ülkenin deniz seviyesine çok yakın olması sebebiyle 1 santimetrelik deniz seviyesi artışının bile topraklarını etkilediğini belirten Kofe, “Bu yükselme yerin altından geliyor. Tuvalu’da 1 metrelik bir çukur açtığınızda su çıkar ve bu tuzlu deniz suyudur. Bunun sonucunda topraklarımız giderek tuzlulaşıyor ve bir şey yetiştirmek de giderek zorlaşıyor. Deniz seviyesinin yükselmesinin yanı sıra bölgede yaşanan fırtınalar da Tuvalu’ya zarar veriyor ve özellikle kıyı erozyonuna yol açıyor” dedi.

“Ülkemiz Zorunlu Göç Vermeye Başladı”

Tuvalu’da yaşananlara dikkati çekmek için denizin içinde açıklama yaptığını ve bu açıklamanın videosunun Covid-19 salgını döneminde Birleşmiş Milletler (BM) İklim Zirvesi’nde yayımlandığını hatırlatan Kofe, videoyu bu şekilde çekerek ülkede yaşanan durumu daha çarpıcı bir şekilde anlatabildiğini söyledi. Kofe, “Bu videonun bu kadar etkili olacağını beklemiyorduk. Ancak Tuvalu gibi ülkelerin karşı karşıya olduğu bu varoluşsal tehdide dikkati çekmesinden dolayı memnunuz” ifadelerini kullandı.

Ülkenin yok olma tehdidi nedeniyle zorunlu göç vermeye başladığından ve bu göçü yönetebilmek adına Avustralya ve Yeni Zelanda ile 2023 yılında iki ayrı anlaşma imzaladıklarından bahseden Kofe, bu anlaşmalar doğrultusunda her yıl Avustralya’nın 280, Yeni Zelanda’nın ise 70 Tuvalu vatandaşını ülkelerine kabul ettiklerini aktardı.

kofe
“Belli Sayıda Ülke Dijital Olarak Bizi Tanımayı Kabul Etti”

Tuvalu’nun devlet yapısını koruyabilmek ve uluslararası faaliyetlerine devam edebilmek için çeşitli çalışmalar yürüttüklerini anlatan Kofe, bu mücadelenin bir parçası olarak ülkedeki her şeyi dijital ortama kaydetmeye başladıklarını anlattı.

Kofe, şöyle devam etti: “2021 yılında başladığımız ‘Gelecek Hemen’ (Future Now) isimli proje ile başımıza gelebilecek en kötü senaryoya yani Tuvalu’nun önümüzdeki 50 yıl içinde tamamen okyanus altında kalması senaryosuna hazırlanıyoruz. Bu proje kapsamında fiziki topraklarımızı kaybetsek bile uluslararası hukukta statümüzü korumak ve varlığımızı devam ettirmek için neler yapabileceğimize odaklandık ve şu an belli sayıda ülke dijital olarak bizi tanımayı kabul etti. Bu ülkeler iklim değişikliğinin etkilerinden bağımsız olarak gelecekte Tuvalu Devleti’nin kalıcı olduğunu kabul ediyorlar. Şimdi bu ülkelerin sayısını artırmaya çalışıyoruz çünkü uluslararası hukuka göre ne kadar çok ülke bu durumu kabul ederse bunun teamüle dönüşme ihtimali o kadar artar.”

“Vanuatu’nun İklim Davası ile Bölgedeki Sorunlar Daha Görünebilir Hale Geldi”

Küresel ısınmanın sonucu olarak yükselen deniz seviyeleri nedeniyle yok olma tehdidiyle karşı karşıya bulunan Pasifik’teki ada ülkesi Vanuatu, bu durumdan yüksek karbon salımı yapan ülkelerin sorumlu olduğu iddiasıyla, 2021’de Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde faaliyet gösteren Uluslararası Adalet Divanı’na (UAD) başvurmak istediğini duyurmuş, bu talep, BM Genel Kurulu’nda 132 ülkenin desteğiyle 29 Mart 2023’te kabul edilmişti.

100’e yakın ülke ve uluslararası kuruluştan yazılı görüş alınan dünyanın en büyük iklim davasında, duruşmalar 2-13 Aralık’ta yapılırken, nihai kararın 2025 yılı içinde açıklanması bekleniyor.

Vanuatu’nun Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD) başlattığı dünyanın en büyük iklim davasını da değerlendiren Kofe, “Bu dava, ülkelerin iklim krizini ele alma yükümlülüklerinin olup olmadığını ortaya koymak ve iklim kriziyle mücadelede gerekliliklerin yerine getirilmemesinin, ne gibi sonuçlar doğurabileceğini göstermek açısından oldukça önemli” şeklinde konuştu.

Davanın bir Pasifik ada ülkesi tarafından açılmasının kendileri için ayrı bir önem taşıdığına, bu sayede bölgedeki sorunların daha görünebilir hale geldiğine işaret eden Kofe, UAD kararlarının yasal bir yaptırımı olmasa dahi davanın sonuçlarının iklim finansmanı konusunda ülkelerin adalet arayışlarına katkı sağlayacağına inandığını dile getirdi.

“Ada Devletleri İklim Değişikliğinden En Az Sorumlu Ancak En Fazla Etkilenen Ülkeler”

Ada devletlerinin iklim değişikliğinden en az sorumlu ancak en fazla etkilenen ülkeler olduğunun altını çizen Kofe, sözlerini şöyle sürdürdü: “Tuvalu gibi ülkelerin büyük ülkelerin eylemleri sonucu bu tür zorluklar yaşaması adil değil. Bu yüzden büyük ülkeler duruma dahil olup sorumluluk almalı. Dünya artık birbiriyle çok bağlantılı hale geldi ve birbirimizin eylemleri karşısında çok savunmasız kalabiliyoruz. BM iklim zirvelerinde ülkelerin sürekli taahhütlerde bulunduğunu görüyoruz. Öte yandan taahhütlerle yerine getirilenler arasındaki ciddi açık aşikardır. Bu böyle devam ederse, bu zirveler sadece konuşulan ama hiçbir şey yapılmayan toplantılara dönecek. Geleceğimizi kurtarmaya yetmeyen iklim finansmanı taahhütlerinin verildiğini görmek bizi zaten hayal kırıklığına uğratırken bir de bu taahhütlerin dahi yerine getirilmediğini görüyoruz.”

Ülkenin iklim krizi karşısındaki varoluş mücadelesinde destek sağlayan ortakları bulunduğunu belirten Kofe, bununla birlikte Tuvalu’nun iklim kriziyle mücadelede yeterince finansman alamadığını, başta deniz seviyesinin yükselmesine karşı inşa edilen duvarlar olmak üzere birçok alanda finansmana ihtiyaç duyduklarını sözlerine ekledi.

parçalanmış

Parçalanmış Bir Küresel Görünümü Çevresel Riskler Domine Ediyor

Giderek parçalanmış bir küresel görünümü ortaya koyan 2025 Küresel Riskler Raporu’na göre artan jeopolitik, çevresel, toplumsal ve teknolojik zorluklar istikrarı ve ilerlemeyi tehdit ediyor. Uzun vadeli risk görünümünde öne çıkan çevresel riskler ise 10 yıllık risk sıralamasını domine ediyor. Aşırı hava olayları, biyolojik çeşitlilik kaybı, ekosistemin çöküşü, dünya sistemlerindeki kritik değişiklikler ve doğal kaynakların kıtlığı bu riskler arasında yer alıyor.

Dünya Ekonomik Forumu tarafından yayımlanan 20. Küresel Riskler Raporu artan jeopolitik, çevresel, toplumsal ve teknolojik zorlukların istikrarı ve ilerlemeyi tehdit ettiği, giderek parçalanmış bir küresel görünümü ortaya koyuyor. Bu yılki anket sonuçlarında ekonomik riskler daha az ön planda görünse de toplumsal ve jeopolitik gerilimlerle bağlantılı olarak önemli bir endişe kaynağı olmaya devam ediyor.

2025 yılı için en önemli ve acilen dikkate alınması gereken risk, katılımcıların yaklaşık dörtte biri tarafından en şiddetli olarak görülen devlet temelli silahlı çatışma olarak belirlendi.

WEF 2025
Aşırı Hava Olayları Ön Plana Çıkan Kısa Vadeli Riskler Arasında

Yanlış bilgilendirme ve dezenformasyon, toplumsal uyumu ve yönetime olan güveni zayıflatarak ulusal ve uluslararası bölünmeleri artırma potansiyeliyle ikinci yıl üst üste en önemli kısa vadeli risklerin başında yer alıyor. Aşırı hava olayları, toplumsal kutuplaşma, siber casusluk ve savaş ön plana çıkan diğer kısa vadeli riskler arasında yer alıyor.

Çevresel Riskler, Uzun Vadeli Risk Görünümünde Öne Çıkıyor

Uzun vadeli risk görünümünde ise çevresel riskler öne çıkıyor. Aşırı hava olayları, biyolojik çeşitlilik kaybı, ekosistemin çöküşü, dünya sistemlerindeki kritik değişiklikler ve doğal kaynakların kıtlığı gibi çevresel riskler 10 yıllık risk sıralamasını domine ediyor. İlk 10’daki beşinci çevresel risk kirlilik olup, bu da kısa vadede öne çıkan bir başka risk olarak gözlemleniyor. Kısa vadeli riskler arasında altıncı sırada yer alan kirlilik ise hava, su ve toprak üzerindeki geniş kapsamlı etkileriyle hem insan sağlığı hem de ekosistemler için ciddi tehditler oluşturuyor.

Yanlış bilgilendirme, dezenformasyon ve yapay zeka teknolojilerinin olumsuz etkileri gibi teknolojik riskler de uzun vadeli görünümü gölgelendiren riskler arasında yer alıyor.

Mirek Dušek: “Riskler Hiç Bu Kadar Yüksek Olmamıştı”

Dünya Ekonomik Forumu Genel Müdürü Mirek Dušek, “Artan jeopolitik gerilimler, küresel güvenin azalması ve iklim krizi, küresel sistemi daha önce her zamankinden fazla zorluyor. Bölünmelerin derinleştiği ve birbirini takip eden risklerle işaretlenmiş bir dünyada, küresel liderlerin tek seçeneği var: Ya işbirliği ve dayanıklılığı teşvik edecekler ya da artan istikrarsızlıkla yüzleşecekler. Riskler hiç bu kadar yüksek olmamıştı” şeklinde konuştu.

Küresel Görünüm Çalkantılı ve Fırtınalı

Eylül ve Ekim 2024’te 900’den fazla küresel risk uzmanı, politika yapıcı ve sektör liderinin katıldığı görüş anketine dayanan rapor, önümüzdeki 10 yıl için çarpıcı bir tablo sunuyor. Katılımcılar, kısa vadeye kıyasla uzun vadede dünyanın geleceğine ilişkin çok daha az iyimser. Katılımcıların yaklaşık üçte ikisi, 2035 yılına kadar özellikle artan çevresel, teknolojik ve toplumsal zorluklarla şekillenen çalkantılı veya fırtınalı bir küresel görünüm bekliyor.

İstikrarsızlıklar Bekleniyor

Ankete katılanların yarısından fazlası, uluslararası işbirliğinin parçalanması ve bunun yaygınlaşmasıyla önümüzdeki iki yıl içinde bazı istikrarsızlıkların ortaya çıkmasını bekliyor. Uzun vadeli projeksiyonlar, iş birliği mekanizmalarının artan baskı altında kalacağına ve daha büyük zorluklara işaret ediyor. Eşitsizlik ve toplumsal kutuplaşma gibi toplumsal riskler hem kısa hem de uzun vadeli risk sıralamalarında öne çıkıyor. Yasa dışı ekonomik faaliyetler, artan borç yükleri ve stratejik kaynakların yoğunlaşması gibi konularda artan endişeler, küresel ekonomiyi önümüzdeki yıllarda istikrarsızlaştırabilecek kırılganlıkları ortaya koyuyor. Tüm bu sorunlar, iç istikrarsızlığı artırma ve yönetime olan güveni zayıflatma riski taşıyor, bu da küresel zorluklarla başa çıkma çabalarını daha da karmaşık hale getiriyor.

Sıralamadaki 33 riskin tamamı uzun vadede önem derecesini artırmakta ve katılımcıların önümüzdeki 10 yıl içinde bu risklerin sıklığının veya yoğunluğunun artacağına dair endişelerini yansıtıyor.

Mark Elsner: “Eylemsizliğin Sonuçları Gelecek Nesiller Boyunca Hissedilebilir”

Dünya Ekonomik Forumu Küresel Riskler Girişimi Başkanı Mark Elsner, “Çatışmalardan iklim değişikliğine kadar karşı karşıya olduğumuz birbirine bağlı krizler koordineli ve kolektif eylemleri gerektiriyor.  Güveni yeniden inşa etmek ve işbirliğini teşvik etmek için yenilenen çabalara acilen ihtiyaç var. Eylemsizliğin sonuçları gelecek nesiller boyunca hissedilebilir” şeklinde düşüncelerini aktardı.

Acil Olarak Etkili Küresel İşbirliğine İhtiyaç Duyuluyor

Bölünmeler derinleşirken, parçalanma, jeopolitik ile ekonomik görünümü yeniden şekillendirirken, etkili küresel işbirliğine duyulan ihtiyaç hiç bu kadar acil olmamıştı. Yine de uzmanların %64’ü orta ve büyük güçler arasındaki rekabetle şekillenen parçalanmış bir küresel düzen beklerken çok taraflılık ciddi bir baskı altında bulunuyor.

Buna rağmen içe kapanma bir çözüm değil. Önümüzdeki 10 yıl, liderlerin karmaşık ve birbirine bağlı riskleri yönetmek ve mevcut yönetim yapılarının sınırlamalarını ele almak kritik bir dönemi temsil ediyor. Aşağı yönlü bir istikrarsızlık sarmalını önlemek ve bunun yerine güveni yeniden inşa etmek, dayanıklılığı artırmak ve herkes için sürdürülebilir ve kapsayıcı bir gelecek sağlamak için ülkeler diyaloğu önceliklendirmeli uluslararası bağları güçlendirmeli ve işbirliği için uygun koşullar yaratmalı.