Doğru su yönetimi uygulamaları, maliyetleri düşürürken yeni iş modelleri ve sürdürülebilir ürünler için rekabet avantajı sağlayabilir. Ayrıca şirketler, su verimliliği ve yenilikçi teknolojilere yatırım yaparak hem yatırımcı güvenini artırabilir hem de küresel değer zincirlerinde tercih edilen aktörler haline gelebilir.
Gökhan ERSOY, Çevre ve İklim Değişikliği Uzmanı, UN Global Compact Türkiye
İklim değişikliği, yalnızca sıcaklıkların yükselmesiyle sınırlı olmayan; çölleşme, kuraklık, orman yangınları ve su stresi gibi birbirini tetikleyen çok boyutlu krizleri beraberinde getiriyor. Artan sıcaklıklar, yağış rejimlerindeki değişimler ve aşırı hava olayları, özellikle hassas havzalarda su kaynaklarını tehdit ederek ekosistemler ve yerel topluluklar üzerinde ciddi baskılar yaratıyor. Bu tablo yalnızca çevresel değil, aynı zamanda sosyoekonomik bir risk haline geliyor.
Son beş yılın meteorolojik kuraklık verileri Türkiye’de kuraklığın hem şiddet hem de coğrafi dağılım açısından değişkenlik gösterdiğini ortaya koyuyor. 2021 yılı, kuraklığın ülke genelinde yaygın ve şiddetli yaşandığı bir dönem olarak öne çıktı. Buna karşılık 2022’de kuraklık daha parçalı bir görünüm sergiledi; Ege, Akdeniz ve İç Anadolu bölgeleri yine etkilenirken Doğu Anadolu’da özellikle Erzurum ve çevresinde görece daha hafif koşullar görüldü. Yani 2021 bütüncül ve sert bir kuraklık yılı iken 2022 daha bölgesel bir tablo sundu.
2023-2025 döneminde Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün analizleri, kuraklığın Türkiye’nin büyük bölümünde kalıcı bir baskı oluşturduğunu gösteriyor. Özellikle İç Anadolu, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu’da olağanüstü kuraklık dikkat çekiyor; Ege’nin iç kesimleri ile Marmara’da da ciddi kuraklık alanları görülüyor.
En güncel veriler Mayıs-Temmuz 2025 arasında kuraklığın Marmara ve Batı Karadeniz’de yoğunlaştığını ortaya koyuyor. Bu tablo geçmişten bugüne kuraklığın hem yer değiştirdiğini hem de kalıcılaştığını; iklim değişikliğinin yağış rejimini bozarak sadece kuraklığı değil, aynı zamanda orman yangını riskini de artırdığını gösteriyor.
WRI Aqueduct’ın projeksiyonları, Türkiye’nin yüksek seviyede su stresi altında olduğunu gösteriyor. Bu durum, tarımdan sanayiye kadar pek çok sektör için ciddi riskler barındırıyor. WRI bu riskleri üç senaryoda değerlendiriyor. Buna göre iyimser senaryoda riskler kısmen yönetilebilirken mevcut politikaların devamı halinde kuraklık daha da yaygınlaşacak, kötümser senaryoda ise Türkiye’nin iç bölgeleri su kıtlığı yaşayan alanlara dönüşecek.

Su Krizini Yönetmek: Stratejik Bir Risk ve Fırsat
İş dünyası, neredeyse tüm operasyon ve tedarik zincirlerinin suya erişime bağlı olması nedeniyle suyun en büyük kullanıcısı konumunda. CDP’nin 2023 verilerine dayanarak Ethical Corporation Magazine’de yapılan bir analize göre belirli 10 küresel nehir havzasında şirketlerin 105 milyar dolar iş geliri riski altında olduğu, bu riskleri azaltmanın maliyetinin ise yalnızca 24 milyar dolar olduğu tespit edildi. CDP Türkiye’nin 2023 yılında yayımladığı İklim Değişikliği ve Su Raporu’na göre, Türkiye’de şirketler su tüketimini azaltmaya çalışsa da şirketlerin %34’ü tüketimini azaltmayı başarırken %33’ü artırdı. Ayrıca şirketlerin %76’sı su stresinin yüksek olduğu havzalardan su çekiyor. Bu oranın bir önceki yıl %71 olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda su stresinin artış oranı ve hızı Türkiye için önemli bir riske işaret ediyor.
Peki, tüm bu gelişmeler iş dünyası için ne anlama geliyor? Üretim süreçlerinde suya bağımlı sektörlerde suyun azalması veya kalitesinin düşmesi üretim kesintilerine, maliyet artışlarına ve ürün kalitesinde sorunlara yol açabilir. Bunun yanı sıra tedarik zincirinde yer alan KOBİ’lerin su kıtlığından etkilenmesi, şirketlerin bütün değer zincirini kırılgan hale getirir.
Yatırımcılar, düzenleyici kurumlar ve tüketiciler her geçen gün şirketlerden su yönetimine dair daha şeffaf ve güçlü politikalar talep ediyor. Dolayısıyla su krizine karşı dayanıklılık geliştirmeyen şirketler hem finansal hem de itibar riskleriyle karşı karşıya kalırken bu alanda proaktif adımlar atan şirketler sürdürülebilirlik performanslarını güçlendirerek uzun vadeli rekabet avantajı elde edebilir. Türkiye’de su risklerinin doğrudan operasyonlara olası finansal etkisi yaklaşık 2 milyar ABD doları olarak hesaplanırken suyla ilgili fırsatların potansiyel getirisi 6,3 milyar ABD dolarına ulaşarak risklerin üç katı büyüklüğünde bir değer sunuyor. Bu risklere yanıt olarak şirketlerin su verimliliği, geri kullanım, geridönüşüm ve yeni teknoloji yatırımları için 1,7 milyar dolar tutarında yatırım yapması gerekiyor.
Doğru su yönetimi uygulamaları, maliyetleri düşürürken yeni iş modelleri ve sürdürülebilir ürünler için rekabet avantajı sağlayabilir. Ayrıca şirketler, su verimliliği ve yenilikçi teknolojilere yatırım yaparak hem yatırımcı güvenini artırabilir hem de küresel değer zincirlerinde tercih edilen aktörler haline gelebilir.
İş Dünyasından İyi Uygulama Örnekleri
UN Global Compact’in hazırladığı “Su Sıkıntısı Çeken Havzalarda Net Pozitif Su Etkisi” başlıklı benchmark, şirketlere tatlı su kullanımını ölçme, riskleri yönetme ve özellikle su stresi yüksek havzalarda net-pozitif etki yaratma konusunda kapsamlı bir yol haritası sunuyor. Bu çerçeve doküman, suya yönelik risklerin artmasıyla birlikte artık yalnızca genel “su” kavramının değil, doğrudan tatlı su kaynaklarının korunmasının gerekliliğinin altını çiziyor ve iş dünyasının atabileceği adımlar hakkında yol gösteriyor.
Çerçeve doküman ise tatlı suyun miktarı, kalitesi ve erişilebilirliği açısından etkilerin değerlendirilmesi için stratejik içgörüler ve teknik yöntemler sağlarken şirketleri operasyonel verimliliğin ötesine geçerek havza bazlı ölçülebilir iyileştirmelere yönlendiriyor. Bu yaklaşım, yalnızca çevresel sorumlulukları yerine getirmeyi değil, aynı zamanda uzun vadeli değer yaratan başarılı şirket örnekleri üzerinden iş dünyasına ilham vermeyi amaçlıyor. Böylelikle şirketler, hem risklerini azaltıyor hem de SKA 6-Temiz Su ve Sanitasyon’a katkıda bulunuyor. Örneğin küresel ölçekte faaliyet gösteren bir içecek şirketi, yaptığı su risk değerlendirmeleri sayesinde birkaç yıl içinde 300 milyon dolarlık tasarruf etti. Benzer şekilde, Kolombiya’da bir tüketim malları üreticisi; 10 adet geri kullanım sistemi kurmuş, 160 alanı yeniden ağaçlandırmaya açmış ve çiftçilere iklim direncini artırmaya yönelik eğitimler vererek 27 topluluk grubu oluşturmuştur. Bu örneklerin yanı sıra atık su arıtma, yeniden kullanım teknolojileri ve havza sağlığına yönelik kolektif yatırımlar, hem maliyetleri azaltan hem de riskleri minimize eden faaliyetler olarak karşımıza çıkıyor.
UN Global Compact’in hazırladığı benchmark’ın yanı sıra, Bilim Temelli Hedefler Ağı (SBTN) da özellikle içilebilir ve kullanılabilir tatlı suyun sürdürülebilir yönetimine odaklanıyor. Çünkü “su” geniş bir kavram iken “tatlı su” doğrudan insan yaşamı, ekosistem sağlığı ve şirketlerin üretim süreçleriyle bağlantılı. Bu nedenle yayımlanan ilk tatlı suya yönelik Bilim Temelli Hedefler (science-based freshwater targets), yüzey ve yer altı sularından çekilen miktarların yönetilmesi ve azot ile fosfor kaynaklı kirliliğin azaltılmasına odaklanıyor.
Hedef Belirleyin ve Harekete Geçin
2030 Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’na ulaşmak için süre azalıyor. Şirketlerin su yönetiminde net hedefler koyarak harekete geçmesi yalnızca gezegenin geleceği için değil, aynı zamanda iş dünyasının dönüşümünde öncü rol üstlenmesi açısından da kritik değer taşıyor.
Şirketler;
- Operasyonlarında su verimliliği hedefleri oluşturmalı,
- Tedarik zincirlerinde su risk analizi ve sürdürülebilir uygulamaları teşvik etmeli,
- Kolektif çözümler için harekete geçmeli; kamu ve sivil toplum kuruluşları (STK) işbirlikleri su sorununa ölçekli çözümler sağlamalı,
- Şeffaflıkla ilerlemelerini raporlamalı.
UN Global Compact’ın Forward Faster girişimi, şirketleri 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’na ulaşmada hızlandırıcı adımlar atmaya davet ediyor. Altı öncelikli başlıktan biri olan “Su Dayanıklılığı”, şirketlerin operasyonlarında ve tedarik zincirlerinde su verimliliğini artırmasını, 2030’a kadar öncelikli havzalarda kolektif etki yaratmasını ve ilerlemelerini şeffaf biçimde raporlamasını hedefliyor. Forward Faster’in bir parçası olan şirketler CEO Water Mandate platformuna katılabilir ve su yönetimi konusunda daha kapsamlı bir çerçevede ilerlemelerini sağlayabilir. UN Global Compact ve Pacific Institute işbirliğiyle yürütülen bu girişim, şirketlere operasyon, tedarik zinciri, havza yönetimi, kolektif eylem ve şeffaflık gibi altı temel alanda sorumlu su yönetimi hedefleri belirleme ve ilerlemelerini yıllık raporlarla paylaşma yükümlülüğü getiriyor. Bugün dünya genelinde 478, Türkiye’den ise 19 şirket CEO Water Mandate’e katılarak su krizine karşı kolektif eyleme katkı sunuyor. Siz de CEO Water Mandate imzalayarak yalnızca risklerinizi azaltmakla kalmaz; aynı zamanda geleceğin su güvenliğini şekillendiren lider şirketler arasında yer alabilirsiniz.








