#ekoIQ | Sürdürülebilirlik Hakkında Her Şey
Coğrafi İşaretli

Kentlerin DNA’sı: Coğrafi İşaretli Ürünler ve Gastronomi Kültürü

Kentlerin kimliği, sadece taş ve betonla değil, gelenekleriyle ve mutfağıyla da inşa edilir. Coğrafi işaretli ürünler hem kentlerin ruhunu yansıtır hem de yerel ekonomiyi güçlendirir. Bu nedenle, coğrafi işaretli ürünlere sahip çıkmak, bir şehri geleceğe taşımak anlamına gelir.

Prof. Dr. Oğuz ÖZYARAL, Antalya Belek Üniversitesi Rektör Yardımcısı, Mikrobiyolog ve Koruyucu Sağlık Uzmanı

Kentlerin Kimliği ve Coğrafi İşaretli Ürünler

Bir kenti sadece sokakları, meydanları ya da tarihi yapılarıyla tanımlamak eksik kalır. O kenti gerçekten anlamak için mutfağına, geleneklerine ve yerel üretimine bakmak gerekir. İşte tam da bu noktada, coğrafi işaretli ürünler devreye girer. Bu ürünler, sadece bir yiyecek ya da içecek olmanın ötesinde, geçmişten geleceğe uzanan birer kültürel mirastır. Bir kentin doğasını, emeğini, lezzet algısını ve ticaret yollarındaki önemini anlatır.

kentlerindna
Tasarım: Oğuz Özyaral
Coğrafi İşaretler: Bir Kentin DNA’sı

Coğrafi işaret, belirli bir yöreye ait olan ve o bölgenin iklimi, toprağı, ustalığı ya da geleneksel üretim yöntemleriyle özdeşleşen ürünlere verilen bir tescildir. Bu işaretler hem taklit ürünlerin önüne geçmek hem de geleneksel üretim yöntemlerini korumak açısından büyük önem taşır. Bir ürüne coğrafi işaret verilmesi, onun sadece ekonomik değerini artırmakla kalmaz; aynı zamanda ait olduğu kentin kimliğinin bir parçası haline gelmesini de sağlar. Düşünün ki Kayseri denildiğinde akla pastırma, Gaziantep denildiğinde baklava, Aydın denildiğinde incir geliyor. Bunlar sadece yemekler değil, aynı zamanda o kentlerin simgesi haline gelen miraslardır.

Kentleri Tanıtan Lezzetler

Coğrafi işaretli ürünler, bir kentin karakterini yansıtan en güçlü unsurlardan biridir. Örneğin:

  • Gaziantep Baklavası: İnce ince açılan hamuru, ustalık gerektiren üretim süreci ve kullanılan sade yağı ile Gaziantep’in geleneksel mutfak sanatını yansıtır.
  • Ezine Peyniri: Çanakkale’nin doğal florası ve süt üretim teknikleriyle şekillenen, yıllardır sofralarımızın vazgeçilmezi olan bir lezzettir.
  • Kayseri Pastırması: Yüzyıllardır süregelen tuzlama ve kurutma teknikleriyle hazırlanan bu et ürünü, Kayseri’nin ticaret yollarındaki önemini de gösterir.
  • Şampanya (Champagne, Fransa): Dünyada en sık örnek gösterilen coğrafi işaretlerden biri olan şampanya, sadece Fransa’nın Champagne bölgesinde üretilen köpüklü şaraplara verilen isimdir. Başka hiçbir bölgenin ürettiği köpüklü şarap, şampanya olarak adlandırılamaz.
Coğrafi İşaret ve Kültürel Miras

Coğrafi işaretli ürünler sadece ticari değer taşımaz, aynı zamanda toplumsal hafızanın da bir parçasıdır. Anadolu’nun farklı şehirlerinde düğünlerde, bayramlarda, mevlitlerde dağıtılan tatlılar ya da özel günlerde ikram edilen yöresel içecekler, nesiller boyunca süregelen geleneklerin yansımasıdır.

Örneğin, Türk kahvesi sadece bir içecek değildir; yanında sunulan lokumu, telvesiyle geleceğe dair fal kapıları aralaması ve “Bir fincan kahvenin 40 yıl hatırı vardır” anlayışıyla bir kültürdür. Aynı şekilde, boza da sadece bir içecek değil, kış aylarında mahalle aralarında yankılanan “Bozaaa” sesleriyle hatırlanan nostaljik bir değerdir. Bu mirası korumak, geçmişten gelen ustalığı gelecek kuşaklara aktarmak anlamına gelir.

Coğrafi İşaretli
Tasarım: Oğuz Özyaral
Küreselleşme Karşısında Geleneksel Üretim

Günümüz dünyasında endüstriyel üretim, geleneksel üretim yöntemleriyle yarışıyor. Büyük ölçekli fabrikasyon ürünler, yerel üretimi tehdit ederken coğrafi işaretler bu tehdide karşı bir savunma mekanizması olarak ortaya çıkıyor. Ancak yine de bu tescil yeterli değil; tüketicinin de bilinçli olması ve gerçek yerel ürünleri tercih etmesi gerekiyor.

Öte yandan sahte coğrafi işaret kullanımları da büyük bir sorun. Örneğin, dünya pazarında “Antep Baklavası” adı altında pek çok düşük kaliteli ürün satılabiliyor. Bu nedenle yerel üreticilerin desteklenmesi ve denetimlerin sıklaştırılması büyük önem taşıyor.

Kentlerin Geleceğinde Coğrafi İşaretlerin Rolü

Kentlerin kimliği, sadece taş ve betonla değil, gelenekleriyle ve mutfağıyla da inşa edilir. Coğrafi işaretli ürünler hem kentlerin ruhunu yansıtır hem de yerel ekonomiyi güçlendirir. Bu nedenle, coğrafi işaretli ürünlere sahip çıkmak, bir şehri geleceğe taşımak anlamına gelir.

Gelecekte, kent kimliğini korumak ve yaşatmak isteyen şehirlerin coğrafi işaretli ürünlerine daha fazla önem vermesi gerekecek. Çünkü her coğrafi işaret, bir şehrin hikayesini anlatan lezzetli bir sayfadır.

Prof. Dr. Oğuz Özyaral

Prof. Dr. Oğuz Özyaral, MBA, Mikrobiyolog, Koruyucu Sağlık Uzmanı, Yazar

[email protected]

Kiel'e

Hatay’dan Kiel’e Umut ve Dayanışma Dalgaları

Hatay Sörf Merkezi, 6 Şubat depremlerinin ardından çocuklara ve gençlere umut olmak amacıyla kuruldu ve çocukların korkularını aşmalarına, özgüven kazanmalarına ve spor yoluyla yeni hedefler koymalarına aracılık etti. Merkezde yetişen genç sörfçüler, ulusal ve uluslararası ölçekte yarışmalara katılabilecek seviyeye ulaştı. Aralarından dokuz genç sporcu ise kültürel ve sportif değişim programı için ilk kez yurt dışına çıkarak Kiel’e gitti.

Hatay Sörf Merkezi’nden dokuz genç sporcu, Hatay ve Almanya’nın Kiel şehri arasındaki kardeş şehir ilişkileri kapsamında düzenlenen kültürel ve sportif değişim programı için ilk kez yurtdışına çıkarak Kiel’e gitti. 12- 19 Ağustos 2025 tarihleri arasında gerçekleşen sekiz günlük program, Hatay Büyükşehir Belediyesi, Kiel Belediyesi, Kiel Sörf Kulübü (Surf Club Kiel e.V.) ve Schleswig-Holstein Türk Toplumu (TGSH) derneğinin ev sahipliğinde organize edildi. Hataylı gençler, Kiel Fiyordu’nda rüzgar sörfü, yelken, yüksek ip parkuru gibi spor aktiviteleri yaptı.

Hatay_Sorf_k

Gençlerin programı kapsamında Kiel Belediye Başkanı Bettina Aust’un resmi karşılamasıyla başlayan ziyaret; şehir turu, Schilksee’de yelken deneyimi, Kiel Fiyordu’nda rüzgar sörfü eğitimleri, Falckensteiner Plajı’ndaki yüksek ip parkuru etkinliği ve Alman akranlarıyla gerçekleştirilen kültürel buluşmalarla devam etti.

Depremden Sonra Doğan Umut Hikayesi

6 Şubat depremlerinin ardından çocuklara ve gençlere umut olmak amacıyla kurulan Hatay Sörf Merkezi kısa sürede onlarca çocuğun korkularını aşmasına, özgüven kazanmasına ve spor yoluyla yeni hedefler koymasına vesile oldu. Bugün merkezde yetişen genç sörfçüler, ulusal ve uluslararası çapta yarışmalara katılabilecek seviyeye geldi.

Depremlerin ardından Kiel halkı ve kurumları Hatay için 500 bin euronun üzerinde bağış toplayarak önemli bir dayanışma örneği göstermişti. Bugün ise bu kardeş şehir ilişkisi, sadece maddi destekle değil, çocukların hayatına dokunan somut projelerle güçleniyor.

Gençlik Değişim Programı Genişliyor

Bu ziyaret, Kiel ve Hatay arasında kurulan gençlik programının ilk adımı oldu. Programın bir sonraki aşamasında Kiel’den gençler Hatay’a gelerek dalga sörfü öğrenecek. Modelin başarısı, başka Avrupa şehirlerine de ilham verdi; Hatay farklı şehirlerden kardeş şehir ve değişim programı teklifleri almaya başladı. Kiel ile başlayan bu yolculuk, önümüzdeki dönemde başka şehirlerle de devam edecek. Dalga dalga yayılan Hataylı gençlerin hayalleri, Avrupa’daki gençlere de umut oluyor.

“Suyun ve Sporun İyileştirici Gücüne İnanarak Yola Çıktık”

Hatay Sörf Merkezi kurucularından Deniz Toprak, “Deprem sonrası çocuklarımız ve gençlerimiz için en büyük hedefimiz, onlara yeniden umut ve gelecek perspektifi sunmaktı. Suyun ve sporun iyileştirici gücüne inanarak yola çıktık. Bugün, yetiştirdiğimiz bu yetenekli gençlerin uluslararası bir arenada kendilerini göstermelerinin gururunu yaşıyoruz. Bu seyahat haftası, sadece sportif bir değişimden çok daha fazlası oldu. Sporun, kültürler arasında köprü kurabileceğini ve travmatik deneyimlerin ardından gençlere yeni umut ve yaşam sevinci verebileceğini güçlü bir şekilde gösterdi. Gençlerin yeni deneyimlerle, dostluklarla, hayallerine sarılmaları ve hedeflerinin peşinden gitmeleri için daha büyük bir cesaretle evlerine döndüklerini görmek çok kıymetli” diye konuştu.

Kentsel

Kentsel Ekosistemler Çöküyor mu?

Kentsel ekosistem, şehirlerdeki canlı ve cansız tüm varlıkların oluşturduğu, doğayla insan yapımı çevrenin bir arada var olduğu karmaşık bir yaşam ağıdır. Ağaçlar, kuşlar, toprak altındaki mikroorganizmalar, parklar, dereler ve hatta şehirdeki insanların yaşam tarzları bile bu ekosistemin birer parçasıdır. Bu sistem sağlıklıysa hava temizlenir, su döngüsü işler, canlı çeşitliliği korunur ve kent sakinleri daha yaşanabilir bir çevrede hayatlarını sürdürebilir. Ancak bu ağın bozulması, sadece doğaya değil, insana da zarar verir.

Prof. Dr. Oğuz ÖZYARAL, Antalya Belek Üniversitesi Rektör Yardımcısı, Mikrobiyolog ve Koruyucu Sağlık Uzmanı, [email protected][email protected]

Betonun Gölgesinde Kaybolan Canlılık

Bir zamanlar sabah yürüyüşlerine eşlik eden kuş sesleri artık yerini motor gürültüsüne bıraktı. Özellikle otoyol kenarlarına sıkışmış, tabelalarla çevrilmiş, betona hapsedilmiş şehir parklarında doğaya dair ne varsa sönmeye yüz tutmuş durumda. Eskiden sabahları serçelerin şakımasıyla uyanan mahallelerde şimdi sadece fren sesleri, klaksonlar ve egzoz kokusu duyuluyor. Kuşlar yok. Böcekler yok. Toprak neredeyse yok. Şehir, yaşayan bir ekosistem olmaktan çıkıp hızla tüketilen bir altyapı sistemine dönüşüyor. Peki, kentsel ekosistem nedir ve neden bu kadar önemli hale geldi?

Kentsel ekosistem, şehirlerdeki canlı ve cansız tüm varlıkların oluşturduğu, doğayla insan yapımı çevrenin bir arada var olduğu karmaşık bir yaşam ağıdır. Ağaçlar, kuşlar, toprak altındaki mikroorganizmalar, parklar, dereler ve hatta şehirdeki insanların yaşam tarzları bile bu ekosistemin birer parçasıdır. Bu sistem sağlıklıysa hava temizlenir, su döngüsü işler, canlı çeşitliliği korunur ve kent sakinleri daha yaşanabilir bir çevrede hayatlarını sürdürebilir. Ancak bu ağın bozulması, sadece doğaya değil, insana da zarar verir.

Ne yazık ki son yıllarda artan düzensiz kentleşme, plansız yapılaşma ve yeşil alanların daralmasıyla birlikte şehir ekosistemleri çöküşün eşiğine gelmiş durumda. Doğayı dışlayan her adım, aslında kendi yaşam alanımızı daraltmaktır. Bugün kuşların terk ettiği şehirler, yarın insanların da yaşamakta zorlanacakları yerler olabilir. Yeşil olan her şey geri çekiliyor; şehir yalnızca insanlar için değil, kuşlar, böcekler ve ağaçlar için de yaşanmaz hale geliyor.

Resim3
Tasarım: Oğuz Özyaral
  1. Kentsel Doğanın Kaybı

Kentleşme yalnızca yeni binalar, yollar ve alışveriş merkezleri inşa etmek değildir; aynı zamanda var olan bir doğayı örtmek, bastırmak ve çoğu zaman yok etmek anlamına da gelir. Bu süreçte en görünür kayıplardan biri yeşil alanlardır. Parklar, bostanlar, mahalle aralarındaki küçük koruluklar birer birer yerlerini otoparklara, rezidanslara veya geniş yolların altına bırakıyor. Bir zamanlar çocukların top oynadıkları ya da yaşlıların gölgesinde soluklandıkları ağaçlar artık sadece belediye logolu afişlerde kaldı.

Ağaçların Sessiz Vedası

Kentsel doğanın kaybı, özellikle ağaçların sistemli biçimde şehir dokusundan silinmesiyle belirginleşiyor. İklimi dengeleyen, kuşlara yuva, böceklere yaşam alanı olan bu kadim varlıklar, inşaat projeleri ya da “görsel düzenleme” gerekçeleriyle kesiliyor. Asırlık çınarlar, zeytinlikler ve sokak ağaçları sessizce düşüyor. Ve her düşen ağaçla birlikte bir ekolojik denge bozuluyor.

Görülmeyen Canlılar: Kuşlar, Böcekler ve Kirpiler

Bugün büyük şehirlerde çoğu insan, çocukluğunda alışık olduğu kuş türlerini ya da gece yürüyüşlerinde karşılaştıkları kirpileri artık göremiyorlar. Kimi böcek türleri kent merkezlerinden tamamen çekilmiş durumda. Yolların genişlemesiyle ezilen toprak, ilaçlı çim alanlarla kaplanan parklar, bu canlıların barınabileceği alanları ortadan kaldırdı. Kuşlar yönlerini kaybediyor, arılar polen bulamıyor, solucanlar toprağın altından hava alamıyor. Beton yayılırken kuş sesleri susuyor, gölge azaldıkça yalnızlık çoğalıyor.

Bir Kentin Sessizliği: Ekolojik Yoksullaşma

Kentsel doğanın kaybı yalnızca fiziki bir boşluk değil; aynı zamanda ekolojik bir yoksullaşmadır. Her canlı türünün yok oluşu, şehirdeki doğal döngülerin biraz daha zayıflaması anlamına gelir. Artık rüzgar daha sert, yazlar daha sıcak, yağmurlar daha yıkıcı; çünkü doğa şehirden çekiliyor.

  1. Kirlilik ve Kentsel Yaşam Kalitesi

Doğanın kentten çekilmesi yalnızca estetik bir kayıp değil; aynı zamanda yaşam kalitesinin hızla düşmesi anlamına gelir. Çünkü yeşil alanlar yalnızca gözümüzü dinlendiren mekanlar değil; hava temizleyen, gürültüyü emen, suyu süzen ve iklimi dengeleyen yaşayan filtrelerdir. Bu doğal filtreler ortadan kalktığında şehir nefes almakta zorlanır.

Hava ve Isı: Görünmeyen Tehdit

Ağaçsız ve yeşilsiz şehir bölgelerinde yaşanan en büyük sorunlardan biri ısı adası etkisidir. Beton, asfalt ve cam yüzeyler güneş ışığını emer ve yansıtır; bu da çevredeki sıcaklığı doğal ormanlık bir alana göre birkaç derece daha artırır. Ağaçların gölgesi olmadan, binalar daha çok ısınır; insanlar daha fazla enerji tüketir, klima kullanımındaki artış hem ekonomik hem de çevresel yükü artırır. Aynı zamanda ağaçların yokluğunda hava kirleticileri süzülemez hale gelir. Özellikle yol kenarlarında egzoz gazı doğrudan solunur, çünkü arada onu durduracak hiçbir yeşil perde kalmamıştır.

Resim2
Tasarım: Oğuz Özyaral
Su Döngüsü ve Toprak Bozulması

Kentsel doğa yok olduğunda en çok zarar gören döngülerden biri su döngüsüdür. Doğal toprak yerine beton zemin kaplandığında, yağmur suyu yer altına süzülmez. Bu durum hem yer altı su seviyelerinin düşmesine hem de ani su baskınlarına yol açar. Üstelik toprağın altında yaşayan mikroorganizmalardan solucanlara kadar sayısız canlı da barınaksız kalır. Bu canlılar yalnızca toprakta değil, aynı zamanda doğanın “gizli işçileri” olarak döngülerin devamlılığında da rol oynar.

Gürültü Kirliliği: Sessizliği Yutan Şehirler

Yeşil alanların ortadan kalkmasıyla birlikte şehirler aynı zamanda ses kirliliğine de teslim oluyor. Kuşların sesi yerine aralıksız bir motor uğultusu, egzoz patırtısı ve insan kalabalığının yankısı duyuluyor. Oysa doğal peyzaj, sesi emer; akustiği dengeler. Bu denge bozulduğunda şehir zihinsel bir yük haline gelir. Doğa dışlandığında, şehir de insanın ruhunu dışlamaya başlar.

III. Ekosistemin Sosyal Boyutu

Kentlerde doğanın kaybı yalnızca çevresel değil, aynı zamanda sosyal bir sorundur. Çünkü ekosistemler yalnızca diğer canlıların değil, insanların da ruhsal ve fiziksel sağlığı için yaşamsal önemdedir. Beton yığınına dönüşen şehirlerde sadece kuşlar değil, insan da barınamaz hale gelir. Doğanın yokluğu, toplumun her kesimini etkileyen sessiz bir eşitsizliktir. Kentsel ekosistem sadece bir çevre meselesi değil; sağlık, adalet ve yaşam kalitesinin tam merkezinde yer alıyor.

Çocuklar için Doğa, Sadece Bir Resim mi?

Günümüzde birçok çocuk doğayı yalnızca ekranlarda görüyor. Çimene basmamış, ağaç kovuğuna dokunmamış, kuş sesiyle uyanmamış bir nesil büyüyor. Oysa çocuk gelişiminde doğayla temasın hem fiziksel hem bilişsel etkisi büyüktür. Doğal oyun alanlarının eksikliği; motor gelişimi, dikkat süresi ve yaratıcılık üzerinde olumsuz sonuçlar doğurur. Doğasız bir çocukluk, eksik bir çocukluktur.

Yaşlılar için Gölge, Yalnızca Bir Hatıra mı?

Kent içindeki küçük parklar, yaşlı bireylerin sosyalleşme, yürüyüş ve dinlenme alanlarıdır. Ancak bu alanlar ya ortadan kaldırılıyor ya da yol kenarlarına taşınarak işlevsiz hale getiriliyor.
Ağaç gölgelerinde oturmak, temiz havada kısa yürüyüşler yapmak gibi basit ama yaşamsal aktiviteler, yerini kapalı alanlarda geçirilen yalnız saatlere bırakıyor. Çocuklar toprağa, yaşlılar gölgeye, şehirler ise sürdürülebilirliğe muhtaç.

Psikolojik Yorgunluk: Doğa Yoksunluğu

Şehir yaşamının getirdiği stres, kalabalık, gürültü ve gri renklerin hakimiyeti, insanların ruhsal sağlığını doğrudan etkiliyor. Araştırmalar, doğayla teması olan bireylerin daha düşük stres seviyelerine, daha yüksek yaşam memnuniyetine ve daha güçlü bağışıklık sistemlerine sahip olduğunu gösteriyor. Doğanın kaybı, görünmeyen bir yoksulluktur. Ve bu yoksulluk en çok ruhumuzu etkiler. Belki de bu yüzden, şehirde yaşayan birçok insan kendini hep “bir yerlere gitmek” zorunda hissediyor.

Resim4
Tasarım: Oğuz Özyaral
  1. Eko-Şehircilik: Çıkış Yolu mu?

Kentler büyüyor, beton yayılıyor ama bu kaçınılmaz son olmak zorunda değil. İnsan ve doğa arasında kurulan denge yeniden tesis edilebilir; yeter ki şehirlerimizi sadece “inşa edilecek alanlar” olarak değil, yaşayan sistemler olarak görebilelim. Tam da bu noktada, umut veren bir kavram karşımıza çıkıyor: Eko-şehirciliğin yükselişi.

Eko-Şehirciliğin Temel İlkeleri

Eko-şehirciliğin merkezinde; doğaya saygılı, enerji verimli ve sosyal açıdan kapsayıcı bir kent modeli yer alır. Bu anlayış şehir planlamasında sadece yolları ve binaları değil, aynı zamanda:

  • Yeşil altyapıyı (parklar, yeşil koridorlar, dikey bahçeler),
  • Doğal su döngüsünü (yağmur bahçeleri, geçirgen zeminler),
  • Yaban hayatı koruma alanlarını (kuş rotaları, böcek otelleri),
  • Ve kentsel tarımı aktif bir bileşen olarak kabul eder.
Başarılı Uygulamalar: Şehir Doğayla Buluşunca

Eko-şehirciliğin dünyadaki örnekleri, bu dönüşümün mümkün olduğunu gösteriyor:

  • Seul’deki Cheonggyecheon Deresi, otoyolun yıkılarak doğal su yolunun geri kazandırılmasıyla ekosistemin yeniden canlanmasına öncülük etti.
  • Kopenhag, yeşil çatı uygulamaları ve bisiklet yollarıyla karbon ayakizini azaltan öncü bir şehir haline geldi.
  • Medellin (Kolombiya) ise dik yamaçlara kurulan ekolojik asansörlerle hem ulaşımı kolaylaştırdı hem de doğayı koruyarak sosyal eşitsizliği azalttı.

Türkiye’de ise son yıllarda bazı belediyelerin attığı adımlar dikkat çekiyor. Eskişehir’deki Porsuk Çayı çevre düzenlemesi, İzmir’deki bisiklet rotaları, İstanbul’da yeniden canlandırılmaya çalışılan bostanlar umut verici örnekler.

Dönüşüm Toprağa Dönüşle Başlar

Eko-şehirciliğin özü, toprağı ve canlıyı yeniden şehir hayatına dahil etmektir. Yağmur suyunun toprağa ulaşmasını sağlamak, kuşlara yuva olacak ağaçları geri getirmek, çocuklara oyun yerine doğa sunmak… Bunlar yalnızca çevreci birer jest değil, insan sağlığı ve kentsel geleceğin en temel ihtiyaçlarıdır. Şehri geleceğe taşıyacak olan şey yeni yollar değil; eski dere yatakları, kök salmış ağaçlar ve nefes alabilen topraklardır.

Sonuç-Şehri Kaybetmeden Doğayı Kazanmak

Kentsel ekosistemlerin çöküşü sadece doğanın değil, insanın da yalnızlaşmasıdır. Kuş seslerinin yerini trafik gürültüsü aldığında; gölge arayan yaşlıların, toprakla tanışamayan çocukların olduğu bir şehirde yaşamaktan söz edemeyiz. Doğa dışlandığında şehirler sessizleşir, ruhsuzlaşır ve sonunda kendini tüketir. Ama bu, geri dönüşsüz bir kayıp olmak zorunda değil. Doğayla barışık bir şehir tahayyülü hâlâ mümkün. Yeter ki toprağa bir “engel”, ağaca bir “görüntü kirliliği”, kuşa bir “gereksizlik” olarak değil, bu şehrin asıl sahipleri olarak bakmayı öğrenelim.

Eko-şehirciliğin hedefi sadece doğayı korumak değil, insanı da yeniden yaşatmaktır. Her kaldırım taşı yeşile yer açtığında, her çatıda bir bahçe filizlendiğinde, her çocuk bir ağacın gölgesinde hayal kurduğunda şehir yeniden yaşamaya başlar. Doğayı değil, duyarsızlığı kazıyalım bu kentten. Çünkü şehir sadece bina değil; nefes alan bir ekosistemdir.

Prof. Dr. Oğuz Özyaral

Prof. Dr. Oğuz Özyaral, MBA, Mikrobiyolog, Koruyucu Sağlık Uzmanı, Yazar

[email protected]