Yeni bir araştırma, iklim değişikliği farkındalığı arttıkça iklim değişikliği anksiyetesinin de yükseldiğini; iklim değişikliği anksiyetesi arttıkça sağlık anksiyetesinin de artış gösterdiğini ortaya koydu. Bu kaygı iki farklı şekilde sonuçlanabiliyor: Bazı bireyler “eko-paralize” olarak tanımlanan eylemsizlik haline sürüklenirken bazıları ise kaygılarını çevre dostu eylemlere dönüştürüyor.
Dünyanın iklimi tarih boyunca çeşitli değişimler yaşamış olsa da son yüzyılda gözlenen hızlı ve anormal iklim değişiklikleri büyük ölçüde insan faaliyetlerinden kaynaklanıyor. Fosil yakıt kullanımı, ormansızlaşma ve sanayileşmenin yarattığı seragazı salımı, gezegenimizin doğal ısı dengesini bozuyor; artan sıcaklıklar ise aşırı yağışlar, kuraklık, deniz seviyesinin yükselmesi ve ekstrem hava olayları gibi etkilerle yaşamın her alanını tehdit ediyor.
İklim Değişikliği İnsanların Ruh Sağlığını da Derinden Etkiliyor
İnsan kaynaklı anormal değişiklikler özellikle son yüzyılda belirgin bir şekilde arttı. Bu durum yalnızca fiziksel çevreyi değil, insanların ruh sağlığını da derinden etkiliyor. Bu durum “iklim anksiyetesi” kavramını doğurdu. İstinye Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dr. Öğr. Üyesi Ezgi Ildırım, “Son yıllarda literatüre giren iklim değişikliği anksiyetesi kavramı, bireylerin iklim krizinin olası sonuçlarına dair hissettiği yoğun kaygıyı tanımlıyor” dedi.
İstinye Üniversitesi Psikoloji yüksek lisans öğrencisi Emine Çokluk’un Ildırım danışmanlığında Türkiye’nin farklı illerinden 18-35 yaş arası bireylerde yürüttüğü araştırmada, iklim değişikliği farkındalığı arttıkça iklim değişikliği anksiyetesinin de yükseldiği; iklim değişikliği anksiyetesi arttıkça sağlık anksiyetesinin de artış gösterdiği bulundu.
Etkileri Daha Yoğun Hisseden Kadınlar, Yüksek Kaygı Yaşıyor
Katılımcılar arasında kadınların, iklim değişikliğinin olası etkilerini daha yoğun hissettikleri ve bu nedenle daha yüksek kaygı yaşadıkları görüldü. Bu kaygının, geridönüşümden enerji tasarrufuna kadar pek çok çevre dostu davranışı teşvik ettiği de bulgular arasında. Erkeklerde ise kaygı düzeyi daha düşük çıktı ve bu durum farkındalıkta da geride kalmalarına neden oldu.
Kaygı Aktif Adımların Motivasyon Kaynağı Olabiliyor
Çalışma, kaygının her zaman olumsuz bir duygu olmadığını da gösteriyor. İklim değişikliği kaygısı bireylerde umutsuzluk yaratmak yerine, doğru yönlendirildiğinde çevreye yönelik aktif adımların motivasyon kaynağı olabiliyor. Başka bir deyişle, kaygı duyan bireyler bu duygularını geridönüşüm, enerji tasarrufu veya çevreci tüketim gibi davranışlara dönüştürerek pozitif bir güç haline getirebiliyor.
Sürdürülebilir Seçimler Farkındalığı Besliyor
Araştırmada en güçlü bulgu, günlük yaşamda yapılan sürdürülebilir seçimlerin farkındalığı beslemesi oldu. Çöpleri ayrıştırmak, doğa dostu ürünleri tercih etmek, suyu ve elektriği dikkatli kullanmak gibi basit eylemler, bireylerin iklim krizini daha somut biçimde hissetmesini sağlıyor. Araştırmayı yürüten uzmanlar, “Davranışlarımız sadece sonuç değil, farkındalığın da nedeni” diyerek küçük seçimlerin önemine dikkat çekti.
Katılımcıların büyük çoğunluğu enerji ve su tasarrufu konusunda duyarlı. Her 10 kişiden 8’i enerji tasarrufu yaptığını, benzer bir oranda katılımcı da suyu dikkatli kullandığını belirtti. Bu sonuç, bireylerin en çok doğrudan kendi yaşamlarını etkileyen alanlarda çevreci davranış sergilediğini ortaya koyuyor.
Üçte Bir Oranında Birey Geridönüşüm Yapmıyor
Araştırmaya katılanların yaklaşık %72’si geri dönüşüm yaptığını söyledi. Bu oran, geri dönüşümün toplumda giderek daha yaygın bir alışkanlık haline geldiğini gösteriyor. Ancak hâlâ üçte bir oranında birey geridönüşüm yapmadığını belirtti.
Tüketim Alışkanlıkları En Zayıf Halka
Çevre dostu ulaşım yöntemlerini tercih edenlerin oranı sadece %41. Yani katılımcıların çoğunluğu hâlâ bireysel araç kullanımını bırakmamış görünüyor. Benzer şekilde, yerel ve organik ürün tüketimi %35, kıyafet alışverişinde bilinçli davrananların oranı ise %36 seviyesinde kaldı. Bu bulgular, sürdürülebilirlikte tüketim alışkanlıklarının en zayıf halka olduğunu ortaya koyuyor.
Doğa Koruma Faaliyetlerine Katılım Sınırlı
Katılımcıların yalnızca %25’i doğa koruma faaliyetlerine katıldığını belirtti. Bu oran, bireylerin günlük yaşamlarında daha kolay uygulayabildikleri sürdürülebilir davranışlara yöneldiğini ancak kolektif ya da toplumsal eylemlerde geri planda kaldığını gösteriyor.
İklim Değişikliği Önemseniyor
Katılımcıların %73’ü iklim değişikliğini önemsediğini ifade etti. Hatta yarıdan fazlası, iklim değişikliğinin “kaygı uyandırıcı” bir sorun olduğunun farkında. Bu sonuç, iklim krizinin bireylerin zihninde ciddi bir tehdit olarak yer ettiğini ortaya koyuyor.
Katılımcıların %87’si sürdürülebilirliğin dünyamızın geleceği için çok önemli olduğunu belirtti. Ayrıca her 10 kişiden 9’u, gelecek nesillere sürdürülebilir davranışlar konusunda eğitim verilmesi gerektiği görüşünde birleşti. Bu durum, çevre eğitiminin toplum tarafından güçlü şekilde desteklendiğini ortaya koyuyor.
Katılımcıların çevresel duyarlılığı yüksek olsa da sağlık davranışlarında tablo tersine dönüyor. Katılımcıların yalnızca %9’u düzenli check-up yaptırdığını, %23’ü doktor kontrollerine düzenli devam ettiğini söyledi. Bu durum, bireylerin çevresel farkındalığa sahip olsalar bile kendi sağlık davranışlarında aynı özeni göstermediklerini ortaya koyuyor.
Sağlık Kaygısı Çevreye Yönelmiyor
Araştırmanın dikkat çeken bulgularından biri sağlık anksiyetesi ile iklim farkındalığı arasında anlamlı bir ilişki bulunmaması. Sağlığını sık sık dert eden bireyler bu kaygılarını çevreye yönlendirmiyor. Uzmanlara göre bunun nedeni sağlık kaygısının bireysel odaklı olması; oysa iklim değişikliği daha çok toplumsal ve küresel bir sorun olarak algılanıyor.
En güçlü bulgulardan biri, günlük yaşamda yapılan sürdürülebilir seçimlerin farkındalığı artırması oldu. Çöpleri ayrıştırmak, su ve elektriği tasarruflu kullanmak, doğa dostu ürünleri tercih etmek gibi küçük eylemler, bireylerin iklim krizini daha somut biçimde hissetmesini sağlıyor. Araştırmacılar, “Davranışlarımız sadece sonuç değil, farkındalığın da kaynağı” diyerek küçük seçimlerin önemine dikkat çekiyor.
Çalışma, iklim değişikliği kaygısının bireylerde umutsuzluk yaratmak yerine harekete geçirici bir güç olabileceğini de gösteriyor. Kaygı duyan bireyler, bu duygularını geridönüşüm, enerji tasarrufu veya çevreci tüketim gibi davranışlara dönüştürerek pozitif bir motivasyon kaynağına çevirebiliyor.
Tasarruf Ön Planda, Tüketim Geride
Katılımcıların büyük çoğunluğu enerji (%79) ve su (%77) tasarrufu yaptığını belirtti. Geridönüşüm yapanların oranı da oldukça yüksek: %72. Ancak çevre dostu ulaşım yöntemlerini tercih edenlerin oranı sadece %41, yerel ve organik ürün tüketimi %35, kıyafet tüketiminde bilinçli davrananların oranı ise %36’da kaldı. Doğa koruma faaliyetlerine katılanlar ise yalnızca %25. Buna karşın katılımcıların %98’i en az bir sürdürülebilir davranışta bulunduğunu, yalnızca %2’si hiçbir şey yapmadığını ifade etti.
İklim Krizi Önemsense de Takip Eksik
Katılımcıların %73’ü iklim değişikliğini önemsediğini belirtirken yarıdan fazlası bu sorunun “kaygı uyandırıcı” olduğunun farkında. Ayrıca %87’si sürdürülebilirliğin dünyanın geleceği için çok önemli olduğunu düşünüyor ve %90’ı gelecek nesillere bu konuda eğitim verilmesi gerektiği görüşünü destekliyor. Bununla birlikte güncel gelişmeleri takip etme konusunda eksiklikler var. Katılımcıların yalnızca %43’ü iklim krizine ilişkin haberleri düzenli takip ediyor. Sosyal medya kullanımı da zayıf: %11 sürdürülebilirlik hesaplarını, %21 sağlık hesaplarını takip ettiğini söylüyor.
“Çözümün Anahtarı Farkındalığı Eyleme Dönüştüren Bir Motivasyon”
Çözümle ilgili değerlendirmede bulunan Ildırım, “Çözümün anahtarı, farkındalığı kaygıya dönüştüren bir kısır döngüde değil; farkındalığı eyleme dönüştüren bir motivasyonda yatıyor. Araştırmamızın bulguları, iklim değişikliği anksiyetesi yaşayan bireylerin daha fazla sürdürülebilir davranış sergilediğini gösteriyor. Organik ürün tercih etmek, enerji tasarrufu sağlamak, geridönüşümü hayatın bir parçası haline getirmek ve elektrikli araçlar kullanmak gibi sürdürülebilir davranışlar yalnızca doğayı değil, bireylerin psikolojik dayanıklılığını da güçlendirebiliyor. İklim değişikliği anksiyetesi, bu kaygının sürdürülebilir davranışlara yönlendirilmesi halinde, çevresel sorunlara karşı pozitif bir katkıya dönüşebiliyor. İklim krizine karşı mücadele, yalnızca bilim insanlarının veya politikacıların değil; toplumun tüm bireylerinin ortak sorumluluğu. Farkındalık, kaygı ve eylem arasındaki dengeyi kurmak; gezegenin ve gelecek nesillerin yaşam hakkını korumak için atılacak en güçlü adımdır” dedi.








