#ekoIQ | Sürdürülebilirlik Hakkında Her Şey
Sinema

İklim Değişikliği ve Sinema Tarihi: Küresel Isınmanın Filmlerdeki Yolculuğu

Sanayi Devrimi öncesine kıyasla gezegenimizin ortalama yüzey sıcaklığı bugün yaklaşık 1,1°C artmış durumda ve bu yükseliş, eşi benzeri görülmemiş iklimsel sonuçları beraberinde getiriyor. Nitekim 2015 ila 2022 arası dönem, küresel ölçekte kaydedilmiş en sıcak sekiz yıl olarak tarihe geçti. Bu denli çetin bir iklim krizinin sinema dünyasında da yansıma bulması kaçınılmazdı. Küresel ısınma, “insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük çevresel meydan okuma” olarak tanımlanırken, bu ağır gerçeği ele alan filmlerin dönüştürücü gücü de inkar edilemez bir şekilde öne çıkıyor.

 N. Berk ÇOKER

İklim değişikliği ve küresel ısınma, günümüzün en yakıcı ve kapsamlı çevresel meseleleri olarak yaşamımızın her alanına sirayet etmiş durumda. “Küresel ısınma” kavramı bilimsel literatürde ilk kez 1975’te Amerikalı jeokimyacı Wallace Broecker’ın çığır açıcı makalesinde telaffuz edildi; 1988’de NASA bilim insanı James Hansen’ın ABD Kongresi’ndeki tarihi sunumuyla ise kamuoyunun gündemine güçlü bir biçimde girdi ve kısa sürede popüler medyanın sık kullandığı bir terim halini aldı. Bilim insanları “küresel ısınma” ifadesiyle özellikle insan faaliyetlerinin Dünya’nın yüzey sıcaklığını yükseltmesini tarif ederken, “iklim değişikliği” kavramı bu ısınmanın yanı sıra yağış rejimlerinden deniz seviyesindeki yükselmelere dek tüm uzun erimli iklimsel dönüşümleri de kapsıyor.

Sanayi Devrimi öncesine kıyasla gezegenimizin ortalama yüzey sıcaklığı bugün yaklaşık 1,1°C artmış durumda ve bu yükseliş, eşi benzeri görülmemiş iklimsel sonuçları beraberinde getiriyor. Nitekim 2015 ila 2022 arası dönem, küresel ölçekte kaydedilmiş en sıcak sekiz yıl olarak tarihe geçti. Bu denli çetin bir iklim krizinin sinema dünyasında da yansıma bulması kaçınılmazdı. Küresel ısınma, “insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük çevresel meydan okuma” olarak tanımlanırken, bu ağır gerçeği ele alan filmlerin dönüştürücü gücü de inkar edilemez bir şekilde öne çıkıyor.

The-Day-the-Earth-Caught-Fire-kapak brs

Sinemada İklim Değişikliğinin İlk İzleri

İklim değişikliğinin sinema perdesindeki yolculuğu, aslına bakılırsa iklim kavramının kamuoyunda belirgin hale gelmesinden daha önce başlar. 1961 yapımı The Day the Earth Caught Fire (Dünya Ateşler İçinde) filminde, Soğuk Savaş döneminin endişelerini yansıtan bir hikayeyle, eşzamanlı nükleer denemelerin Dünya’nın yörüngesini değiştirmesi sonucu gezegenin Güneş’e yaklaşması işlenir. Bu felaket senaryosunda sıcaklıklar hızla artar, sular kurur ve insanlık yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Ancak konu doğrudan iklim değişikliğine, yani insan kaynaklı sera etkisine geldiğinde, sinema tarihinin en çarpıcı ve erken örneklerinden biri 1973 yapımı Soylent Green filmidir.

1973 yapımı Soylent Green filminde iklim değişikliğinin yarattığı kıtlık ortamında insanlar gıda rasyonlarını almak için kuyrukta bekler.

Soylent Green, iklim değişikliği temasını barındıran ilk büyük Hollywood filmlerinden biri olarak da öne çıkar. Film, “sera etkisi” kavramını diyaloglarında kullanan ilk yapımlardan biridir. Film, dikkatinizi çekmek isterim 2022 yılında, aşırı küresel ısınma nedeniyle dünyanın cehennem sıcağına döndüğü bir geleceği tasvir eder. Filmin sinemaya uyarlandığı 1966 tarihli “Make Room! Make Room!” kitabının yazarı Harry Harrison, küresel ölçekte kaydedilmiş en sıcak sekiz yılın son senesi olan 2022’yi tesadüfen mi öngörmüştür, yoksa 50 seneye bunlar yaşanacak mı demiştir, bilinmez ama gerçekleşmesi itibarıyla tam isabet bir tarihtir.

New York sokaklarında herkesin yüzü ter içindedir; karakterlerden biri “Böyle bir iklimde insan nasıl hayatta kalır? Yıl boyu bitmeyen bir sıcak hava dalgası” diye yakınarak durumun vahametini vurgular. Aşırı nüfus artışı, gıda kıtlığı, bitki ve hayvan türlerinin yok oluşu, smogla (smoke ve fog kelimelerinden türemiştir, “duman” ve “sis”) kaplanmış gökyüzü ve ölmüş okyanuslar arasında insanlık, planktondan üretildiği iddia edilen “Soylent Green” adlı gıda maddesine muhtaç hale gelir.

Filmde ortaya konan distopik tablo, iklim değişikliği nedeniyle medeniyetin çöküşün eşiğine gelebileceği mesajını ilk kez geniş kitlelere ulaştırır.

Soylent Green üzerine dönemin en önemli eleştirmenlerinden Roger Ebert, filmi “iyi ve sağlam bir bilimkurgu” olarak değerlendirirken anlatısının toplum, çevre ve etik meseleleri de sorgulatan katmanlarına dikkat çeker. Ebert’in incelemesi doğrudan iklim değişikliği kavramını kullanmasa da onun gözünde film, abartılı efektlerle dolu felaket yapımlarının ötesine geçerek insanlığın aşırı tüketim, nüfus baskısı ve kaynak kıtlığı gibi sorunlarını distopik bir gelecek vizyonuyla perdeye taşır. Nitekim sonraki yıllarda sinema ve çevre üzerine yazan pek çok akademisyen ve eleştirmen, Soylent Green’i küresel ısınma, çevresel bozulma ve gıda krizinin erken bir alegorisi olarak yeniden okumuş; filmi, “iklim sineması” diyebileceğimiz türün öncülerinden biri olarak konumlandırır.

Dünya Sinemasında ve Hollywood’da Önemli İklim Filmleri

1970’lerden sonra iklim meselesi, yavaş da olsa sinema perdesinde daha sık görünmeye başlar. Yine de uzun yıllar boyunca çok az film iklim değişikliğinin gerçek ölçeğini ve aciliyetini doğrudan ele alır; bu durum, çevre konusunda farkındalığı yüksek birçok izleyicide hayal kırıklığı yaratır. Ancak özellikle son birkaç 10 yılda, hem belgesel hem de kurmaca türde kayda değer eserler ortaya çıkarak “iklim sineması” diyebileceğimiz türün temelleri atılır.

1990’larda Hollywood, iklim temasını büyük bütçeli felaket senaryolarıyla işler. Örneğin Kevin Costner’lı Waterworld (Su Dünyası, 1995) filmi, kutuplardaki buzulların tamamen erimesiyle yeryüzünün sular altında kaldığı bir geleceği tasvir eder. Bu yapım her ne kadar gişede beklenen başarıyı yakalayamasa da insan kaynaklı iklim değişikliğinin uç sonuçlarını popüler kültüre taşıyan erken örneklerden biridir.

YarindanSonra

2000’li yıllara gelindiğinde, iklim krizinin popüler sinemadaki izdüşümü çok daha görünür hale gelir. Roland Emmerich’in büyük ses getiren filmi Yarından Sonra (The Day After Tomorrow, 2004), iklim değişikliğinin aniden tetiklediği yıkıcı bir küresel felaketi beyaz perdeye taşır. Film, Kuzey Atlantik akıntısının durmasıyla aşırı hava olaylarının zincirleme geliştiği, Dünya’nın iklim dengesinin bozulup yeni bir buzul çağına sürüklendiği bir senaryoyu anlatır. New York’un sular altında kaldığı, Los Angeles’ı kasırgaların vurduğu, kuzey yarımkürenin buzulla kaplandığı bu abartılı öykü, bilimsel gerçekleri çarpıcı görsel efektlerle harmanlayarak geniş bir izleyici kitlesine ulaşır. Her ne kadar senaryosu bilim insanları tarafından gerçekçilik açısından eleştirilse de Yarından Sonra milyonlarca insana iklim krizinin potansiyel tehlikelerini düşündürtmeyi başarır.

Aynı dönemde belgesel sinema da iklim konusunu güçlü biçimde işlemeye başlar. Eski ABD Başkan Yardımcısı Al Gore’un iklim değişikliği ile mücadeleyi anlattığı belgeseli An Inconvenient Truth (Uygunsuz Gerçek, 2006), bu alanda bir mihenk taşıdır. Yayımlandığı yıl iki dalda Oscar ödülü kazanan film, iklim krizinin tehlikelerine dair kamuoyu farkındalığını küresel ölçekte artıran ilk yapımlardan biri kabul edilir. Dünya çapında 50 milyon dolar gişe hasılatı elde eden bu belgesel, belki de ilk kez geniş kitlelere bilimsel raporların ötesinde duygusal bir uyarı çağrısı yapar. Al Gore’un çabaları ve filmin etkisi, 2007 Nobel Barış Ödülü’ne dahi konu olarak iklim farkındalığının ne derece güçlü bir ivme kazandığını gösterir. An Inconvenient Truth, birçok izleyici için adeta bir uyandırma servisi görevi görür ve “küresel ısınma” kavramını popüler kültürün merkezine taşır.

2010’lu yıllarda ise hem kurmaca filmler hem de belgeseller iklim temasını işlemeye hız verir. Örneğin, Güney Koreli yönetmen Bong Joon-ho’nun Snowpiercer (Kar Küreyici, 2013) filmi, jeomühendislik ile iklim değişikliğini durdurma çabasının ters teptiği ve Dünya’yı buzullarla kaplı bir çorak araziye çevirdiği bir geleceği anlatır. İnsanlığın geriye kalanının hiç durmadan dünyayı turlayan bir trende sınıf hiyerarşisine bölündüğü bu distopik hikaye, iklim değişikliği kaynaklı “ikinci bir buzul çağı” tasviriyle dikkat çeker.

Aynı dönemde, Leonardo DiCaprio’nun yapımcılığını üstlenip rol aldığı Before the Flood (Tufandan Önce, 2016) belgeseli, iklim krizinin güncel etkilerini dünya liderleri ve bilim insanlarıyla yapılan röportajlar eşliğinde gözler önüne serer. National Geographic kanalında yayımlandığında herkesçe ücretsiz izlenebilmesi sağlanan bu belgesel, daha fazla insanı iklim konusunda bilinçlendirmeyi amaçlar. DiCaprio’nun bu alandaki girişimleri, 2007 yapımı The 11th Hour (11. Saat) belgeseliyle başlayan ve 2019’da Ice on Fire gibi yapımlarla süren bir bilinçlendirme çabasının parçasıdır.

Don't_Look_Up_(film,_2021)

Son yıllarda, iklim krizi sinemada farklı tür ve tonlarda işlenmeye devam ediyor. 2015’te vizyona giren Mad Max: Fury Road gibi filmler küresel çölleşme ve su kıtlığı temalarını işaret ederken, 2019 yapımı Frozen II animasyonu dahi dolaylı olarak iklimsel dengesizliklere göndermede bulunuyor. 2021 yılında büyük ses getiren Netflix filmi Don’t Look Up (Yukarı Bakma) ise bu konuyu farklı bir yaklaşımla ele aldı. Bir kuyruklu yıldızın Dünya’ya çarpmasını konu alan bu kara komedi, aslında siyasi iklim inkarcılığını ve toplumun krizlere kayıtsızlığını hicveden açık bir iklim alegorisiydi.

Filmde dünyaya çarpacak bir kuyruklu yıldız, metaforik olarak yaklaşan iklim felaketini temsil eder. Yıldız oyuncu kadrosu (Leonardo DiCaprio, Jennifer Lawrence, Meryl Streep vb.) sayesinde geniş kitlelere ulaşan Don’t Look Up, yayımlandığı ay Netflix tarihinin en çok izlenen ikinci filmi oldu. Toplumun bilimsel uyarılara kulak tıkamasını acı bir mizahla işleyen film, gerçek iklim krizine dair dünya genelinde hararetli tartışmalar da başlattı.

İklim teması, sadece bir Hollywood misyonu olarak düşünülmemeli, bu “uygunsuz gerçek” dünya sinemasının genelinde de yükselişte olan bir konu ve Avrupa sinemasında bu eğilimi görmek mümkün.

Örneğin Fransa’da çekilen La glace et le ciel (Buz ve Gökyüzü, 2015) belgeseli, Antarktika buzullarındaki bilimsel araştırmalar üzerinden iklimin değişimini anlatırken İzlanda yapımı Woman at War (Kona fer í stríð, 2018) filmi, çevreci bir aktivistin hikayesiyle iklim mücadelesini bireysel kahramanlık ekseninde ele alır.

Ülkemizde de özellikle iklim temasıyla ilişkili yapımlar ortaya çıkmaya başlıyor. Kasım 2022’de vizyona giren ve danışmanlığını yaptığım US3F Festavali’nde de geçen sene özel bir ödül kazanan “Bir Zamanlar Gelecek: 2121 filmi, Türkiye’de seyirciyle buluşan ilk iklim distopyası olarak dikkat çekiyor. Yönetmen Serpil Altın’ın bu filmi, iklim krizinin etkileri nedeniyle yer altında yaşamak zorunda kalan insanların bir yüzyıl sonrasındaki yaşam mücadelesini beyaz perdeye taşıyor. Film aynı zamanda setinde uygulanan çevre dostu yöntemlerle “sürdürülebilir yeşil film” anlayışına öncülük etmesiyle de haber oldu.

İklim Sinemasının Geleceği

Gelinen noktada iklim değişikliği, sinemanın önemli bir alt türü olma yönünde hızla ilerliyor. İklim krizinin derinleşmesiyle birlikte, bu konuyu ele alan hikayelere hem yapımcılar hem de izleyiciler daha fazla ilgi göstermeye başladı. Son 10 yılda iklim değişikliğini doğrudan işleyen film sayısındaki artış bunun bir göstergesi olarak görülebilir. Hollywood’dan bağımsız sinemaya kadar birçok yönetmen, “cli-fi” (iklim kurgu) olarak adlandırılan türde eserler vererek iklim meselelerini dramatik öykülere yediriyor. Film festivalleri ve sektör kuruluşları da bu eğilime kayıtsız kalmıyor. Mesela 2021 Cannes Film Festivali, “Cinema for the Climate” (İklim için Sinema) adında özel bir bölüm ayırarak iklim temalı belgesellere yer verdi. Ayrıca BAFTA’nın Albert programı veya Hollywood’daki PGA Green girişimi gibi oluşumlar, film endüstrisinde sürdürülebilir uygulamaları ve iklim dostu içerikleri teşvik etmeye devam ediyor. Bu adımlar, iklim kriziyle dolu bir çağda sinemanın rolünün yeniden tanımlanmasını da sağlıyor.

Önümüzdeki yıllarda iklim değişikliği olgusunun sinema perdesinde çok daha merkezi bir konuma gelmesi bekleniyor. Yaşanan aşırı hava olayları, doğal felaketler ve toplumsal dönüşümler, sinemacılara hem uyarıcı hem de yaratıcı bir ilham kaynağı oluyor. İklim temalı filmler bir yandan izleyicileri küresel tehdidin gerçekleriyle yüzleştirirken diğer yandan da insanlığın bu kriz karşısındaki direncini, uyum çabalarını ve umutlarını anlatan hikayelerle yeni bir anlatı evreni kuruyor. Belki de “iklim sineması” yükselişe geçen bir tür olmanın ötesinde, 21. yüzyıl sinemasının vicdanı olma görevini de üstlenecek.