Z kuşağının iş seçiminde giderek daha belirleyici hale gelen bir başka unsur çevresel duyarlılık. Deloitte’e göre Z kuşağının neredeyse üçte ikisi (%65) sürdürülebilir ürün ve hizmetler için daha fazla ödeme yapmaya hazır. Şirketlerin çevre politikalarını iş görüşmelerinden önce araştırıyorlar. Fakat markalar çevresel politikaları hâlâ “kurumsal sosyal sorumluluk” başlığı altında bir yan faaliyet olarak görüyorlar. Oysa Z kuşağı için bu, merkeze alınması gereken bir değer.
Arzu Deniz AKSOY, Sosyal Etki Girişimcisi, Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi, [email protected]
Z kuşağı artık iş dünyasının eşiğinde değil, tam merkezinde. Y kuşağı ile birlikte, önümüzdeki 10 yıl içinde küresel iş gücünün baskın çoğunluğunu oluşturacaklar. Bu durum, şirketler açısından sadece yeni bir kuşakla tanışmak değil, aynı zamanda kendi liderlik anlayışlarını gözden geçirmek anlamına da geliyor. Ancak sorun şu: Pek çok lider, bu dönüşümü fark edemiyor. Alışkanlıkların ve eski başarı reçetelerinin yarattığı körlük, onları Z kuşağının ne istediğini anlamaktan zaman zaman alıkoyuyor. Gelin hep beraber iş dünyasının yeni dinamiklerini şekillendiren Z kuşağının birkaç beklentisine ve bu beklentileri karşılamak konusunda neden ağırkanlı davranıyor olabileceğimize biraz daha yakından bakalım!
Kariyer Hedefleri: Güçten Çok Özgürlük
Bugünün yönetici profili, çoğunlukla iş güvencesi, uzun vadeli bağlılık ve kariyer basamaklarını adım adım tırmanma gibi değerlerle yoğrulmuş. Başka bir deyişle bizler böyle geldik, böyle gidiyoruz tamam ama Z kuşağı için bu denklem biraz daha farklı işliyor.
Onlar, iş dünyasını tek bir kariyerin evi olarak değil; değerlerle, anlamla ve esneklikle uyumlu bir yaşam alanı olarak görüyorlar. Tıpkı daha çok toprak ve daha çok alan isteyen bir bitki gibi, özgürce büyümek, salınıp gelişmek istiyorlar! Bu nedenle geleneksel liderlik anlayışının işaret ettiği “sabret, sıranı bekle” yaklaşımı, Z kuşağı için pek de bir anlam ifade etmiyor! Çünkü Z kuşağının yalnızca %6’sı liderlik pozisyonuna ulaşmayı birincil kariyer hedefi olarak görüyor. Yani yeni nesil için yükselmek, daha çok sorumluluk ve daha az özgürlük anlamına geldiğinde, cazibesini kaybetmiş gibi duruyor. Ancak bu, onların hırs ve gelişim isteğinden yoksun oldukları anlamına da gelmiyor. Aksine öğrenmeye ve kendilerini geliştirmeye oldukça hevesliler! Bunu ben söylemiyorum, Deloitte’nin 2025 Gen Z and Millenial Anketi söylüyor! Peki, bu ne anlama geliyor? Onlar koç ya da daha kurumsal bir ifadeyle mentör liderler arıyor. Ankete göre liderden bekledikleri başlıca şeyler; rehberlik, destek, ilham ve motivasyon. Fakat en önemlisi de pek çoğumuzun henüz bulmayı başaramadığı iş ve yaşam dengesini bulmak konusunda mentörlerinden, yani biz liderlerden destek bekliyorlar!
Bu bilgiler, Z kuşağının klasik “yükselme odaklı” kariyer tanımını reddetmediğini, fakat bunu kendi kurallarına göre yeniden biçimlendirdiğini ve dolaylı olarak liderliğimize yönelik beklentilerin de değişmekte olduğunu gösteriyor. Onlar için kariyer, sabırla beklenen bir ödül değil; sürekli öğrenme, beceri geliştirme ve anlamlı deneyimler üzerine kurulu bir yolculuk. Liderlerin bu dönüşümü fark etmesi, Z kuşağını motive etmenin ve kurum içinde tutmanın anahtarıymış gibi görünüyor, benden söylemesi!
Finansal Güvenlik: Dikkate Alınması Gereken bir Gerçek
Liderler çoğu zaman “esnek yan hak paketleri” veya “prestijli unvanlar” gibi süslemelerle genç çalışanları kazanabileceklerini sanıyorlar. Oysa Z kuşağının önceliği çok net: Hayatlarını sürdürebilecekleri bir ekonomik güvence! Çoğu, kendini ekonomik olarak güvende hissetmediğini söylüyor. Ancak işini tavsiye eden çalışanlar arasında finansal güvenlik algısının yükselmesi bu basit ama güçlü gerçeği gözler önüne seriyor!
Anlam ve Uyum: Görmezden Gelinen Dinamik
Evet, “finansal güvenlik önemli” dedim fakat, Z kuşağı için iş yalnıza bir gelir kaynağı değil, bunu biliyorsunuz, üzerine çok sık yazılıp çiziliyor. Genel kanıyı kısaca özetlemek gerekirse Deloitte’nin bu yıl da altını çizdiği gibi iş, gençlerin kimliklerinin bir parçası! Dolayısıyla iş gücüne yeni katılan bu taze kanın değerleri kurumun değerleri ile örtüştüğü oranda mutluluk seviyesi de yükseliyor! Burada Giddens’ın “ontolojik güvenlik” kavramından söz etmeden geçemeyeceğim. Ontolojik güvenlik en basit tabirle benliğin güvenliğini ifade ediyor, başka bir deyişle bireyin kendini tutarlı, tanınmış ve değerleriyle uyumlu bir şekilde deneyimleme ihtiyacı da diyebiliriz!
Yani Z kuşağı değerlerinin, inançlarının ve yaşam vizyonunun görünür ve tanınmış olduğunu hissetmek istiyor. Bu güvenliği bulduklarında, yalnızca mutlu olmakla da kalmıyorlar, kendilerini daha bütün, yaptıkları işi daha anlamlı hissediyorlar; böylece kurumsal bağlılık da artmış oluyor! Çünkü iş onlar için artık bir görev değil; kimliklerini gerçekleştirebildikleri ve kendi değerlerini yansıtabildikleri bir alan haline gelmiş oluyor, adeta ikinci bir ev gibi!
Teknoloji ve Kaygı Arasında: Ciddiye Alınması Gereken Bir Korku
Z kuşağı teknolojiyi içselleştirmiş bir nesil. Doğruya doğru, henüz çocukken hayal bile edemeyeceğimiz teknolojilerin içine doğdular adeta. Teknoloji hayatlarının ayrılmaz bir parçası! Doğal olarak bunu iş yerine de taşıyorlar, AI araçlarını yoğun bir şekilde kullanıyorlar. Deloitte’in araştırmasına göre de çoğu, bu teknolojilerin iş kalitesini ve verimliliği artırdığına inanıyor. Ancak aynı zamanda ciddi bir kaygı da taşıyorlar: İşlerin özellikle giriş seviyesi pozisyonlarda ortadan kalkacağı endişesi. Liderlerin çoğu bu kaygıyı ya küçümsüyor ya da görmezden geliyor, hissedarlarsa çoğu zaman kâr odaklı düşündüklerinden bu işin biraz korkutucu bir yere gittiğini söylemek sanırım kimseyi kızdırmayacaktır. Bu korku, iş dünyasının yeni yapısını şekillendirecek en kritik duygulardan biri. Dolayısıyla bugün lider, işleri daha verimli ve hissedarlar için daha tatmin edici hale getirmek için sadece bu teknolojik araçların kullanımını teşvik etmekle yetinemez, aynı zamanda çalışanların güven kaygısını yönetmek zorunda. Beklentiler değişiyor, bizler de değişmek zorundayız!
Çevresel Hassasiyet: Sessiz Bir Talep
Z kuşağının iş seçiminde giderek daha belirleyici hale gelen bir başka unsur da çevresel duyarlılık. Deloitte’e göre Z kuşağının neredeyse üçte ikisi (%65) sürdürülebilir ürün ve hizmetler için daha fazla ödeme yapmaya hazır. Şirketlerin çevre politikalarını iş görüşmelerinden önce araştırıyorlar. Fakat markalar çevresel politikaları hâlâ “kurumsal sosyal sorumluluk” başlığı altında bir yan faaliyet olarak görüyorlar. Oysa Z kuşağı için bu, merkeze alınması gereken bir değer. Dolayısıyla liderlerin bu talebi bir an önce, bir yan faaliyet olarak değil de stratejik öncelik olarak görmeye başlamaları gerekiyor!
Peki ama liderler, tüm bu yeni beklentiler bu kadar açıkça önlerindeyken neden adım atmakta güçlük çekiyorlar?
Kalıcı Krizler Çağı: Kuşaklararası Bir Problem Olarak Epistemik Körlük
Burada işin içine epistemik körlük giriyor. Meta-cehalet diyebileceğimiz bu körlük, José Medina’nın deyişiyle bilgiye sahip olmamaktan değil, bilgisizliğin farkına bile varmamaktan kaynaklanıyor. Günümüz liderleri çoğunlukla kendi geçmiş deneyimlerini evrensel kabul ediyor ve genç kuşakların farklı önceliklerini “geçici bir heves” ya da “sabırsızlık” olarak yorumluyor. Bu bir bilgi eksikliği değil; bakış açısını değiştirmeyi reddetmenin yarattığı bir tıkanma.
Z kuşağının bakışı ise tam tersine bu körlüğü açığa çıkaran bir berraklık taşıyor. Onlar, kalıcı krizler çağında büyümüş bir nesil: Ekonomik belirsizlik, iklim değişikliği, pandemi ve teknolojik dönüşüm onlar için yeni değil, aksine adeta hayatın arka planı! Bu nedenle iş dünyasına bakışları, hakim kuşakların alıştığı güvenli senaryoların dışında şekilleniyor. Onların “lucidity”si yani berraklığı, bu krizlerle erken yaşta yüzleşmiş olmalarından kaynaklanıyor. Bu sayede işin anlamını, finansal güvencenin kırılganlığını ya da teknolojinin tehdidini, liderlerin çoğu zaman göremediği netlikte kavrayabiliyorlar. Sorun şu ki, bu berraklık aynı zamanda rahatsız edici bir meydan okuma içeriyor. Z kuşağı, kurumların değerlerini, çevresel politikalarını, liderlerin şeffaflığını sorguluyor. Onların soruları, yerleşik normlardan örülü sosyal ağlarda delikler açıyor. Bu sorgulama ilk bakışta oldukça yıkıcı gibi gözükebilir fakat iş dünyasının sürdürülebilir geleceği için oldukça hayati! Liderlerin epistemik körlüğünü aşması, ancak bu rahatsız edici berraklıkla yüzleşmeyi göze aldıkları takdirde mümkün. Aksi halde, meta-cehaletin konfor alanına sıkışıp kalan günümüz lideriyle geleceğin iş gücü arasındaki mesafe giderek açılacak gibi görünüyor.








