“Gezegen sağlığı diyeti” olarak adlandırılan beslenme modelini öneren yeni bir rapora göre, daha bitkisel ağırlıklı ve dengeli bir beslenme modeline geçilmesi halinde her yıl 15 milyon erken ölüm önlenebilir ve bununla birlikte tarım kaynaklı emisyonlar %15 oranında azaltılabilir. Eat-Lancet Komisyonu Raporu’nun bulgularını değerlendiren Prof. Dr. Fikret Adaman, gıdanın ekonomi politiğini tartışmadan ve mevcut gıda rejiminin arkasındaki ekonomik güçleri dikkate almadan yapılan önerilerin eksik kalacağını dile getirdi.
Gıdanın hem insan sağlığına hem de gezegenin sağlığına etkilerini inceleyen EAT-Lancet Komisyonu raporu, daha bitkisel ağırlıklı ve dengeli bir beslenme modeline geçilmesi halinde her yıl 15 milyon erken ölümün önlenebileceğini ve tarım kaynaklı emisyonların %15 oranında azaltılabileceğini ortaya koyuyor.
Eat-Lancet Komisyonu Raporu’nda önerilen ve gezegen sağlığı diyeti olarak adlandırılan beslenme modelinde, tüketilen gıdaların çoğunu tahıllar, meyve ve sebze, kuruyemiş ve baklagiller oluşturuyor. Balık, süt ürünleri ve kırmızı et ise yalnızca küçük miktarlarda öneriliyor.
Bu diyetin, tamamen insan sağlığı üzerindeki etkileri göz önünde bulundurularak tavsiye edildiğine dikkat çeken komisyon, yaygınlaşmasının aynı zamanda gıda üretiminin olumsuz etkilerini ve mevcut diyetlerin sebep olduğu beslenme eksikliklerini azaltacağına da vurgu yapıyor.
“Dünyanın Üçte Biri Aç, Üçte Biri ise Obez”
2019’da büyük yankı uyandıran raporun altı yıl aradan sonra yayımlanan ikinci edisyonunu değerlendiren Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fikret Adaman, dünya nüfusunun yaklaşık %30’unun ekolojik tahribatın %70-75’inden sorumlu olduğunu hatırlatarak, rapordaki uyarıların özellikle aşırı et tüketen zengin ülkelere yönelik olduğuna dikkat çekti.
Küresel emisyonların beşte birinden sorumlu, yoğun gübre ve pestisit kullanımıyla toprağı fakirleştiren, denizleri kirleten ve yüksek su tüketimi gerektiren mevcut gıda sisteminin insanları beslemekte de yetersiz kaldığını belirten Adaman, “Dünyanın üçte biri aç, üçte biri ise obez” dedi.
Türkiye’de de obezitenin arttığını vurgulayan Adaman, “Kalori alımı yüksek ama tüketilen gıdanın kompozisyonuna baktığımızda, ağırlıklı bir şekilde makarna gibi un türevlerinin tüketildiğini görüyoruz. Bozulan gelir dağılımıyla birlikte tüketilen gıdanın kompozisyonunun da değiştiğine dair ciddi gözlemlerimiz var” diye ekledi.
“Her Şeyden Önce 2 milyar İnsan Aç!”
Tam da bu ilişki nedeniyle Adaman’a göre, gıdanın ekonomi politiğini tartışmadan ve mevcut gıda rejiminin arkasındaki ekonomik güçleri dikkate almadan yapılan öneriler eksik kalıyor: “Dünyadaki tüm eşitsizlikleri düşünün. Bu eşitsizliklerin var olduğu bir ortamda ‘Hadi daha sağlıklı gıdaya geçelim’ veya ‘Gıda kompozisyonunu iyileştirelim’ demek çok naif kalıyor. Her şeyden önce 2 milyar insan aç – buradan başlamamız lazım. Tamam, sağlıklı yaşayalım ama her şeyden önce yaşayalım.”
Adaman raporla ilgili İklim Masası’na şu değerlendirmelerde bulundu:
“Küresel Emisyonların Beşte Biri Gıda Kaynaklı”
“Gıdanın ve tarım sektörünün iklim krizine çok ciddi bir etkisi var. Biz tarım sektörünü genelde bitkisel üretimle sınırlı görüyoruz. Halbuki içinde balıkçılık da var, ormancılık da, hayvancılık da –dolayısıyla gezegensel sınırlar üzerindeki etkisi de büyük. Biraz açacak olursak: Bu üretimi yaparken, örneğin traktör gibi araçlar kullanıyoruz. Sonra ürünleri işliyoruz. Bu süreçlerde enerji kullanıyoruz ve dolayısıyla kayda değer miktarlarda karbondioksit salımı söz konusu oluyor. İkincisi, örneğin bir Avrupalı kahvaltıda avokado yemek istediğinde, o avokado büyük ölçüde Güney Amerika’dan Avrupa’ya taşınıyor. Bu ulaşımın bir bedeli var.”
Fakat tüm bunların ötesindeki birinci sorun, büyükbaş hayvanlardan kaynaklanıyor. Bu hayvanların sindirim sistemi, ot ve saman gibi yüksek lifli besinlere uygun şekilde gelişmiştir ve metan üreten bağırsak mikroplarına sahiptir. Bu nedenle ağızdan (geğirerek) veya anal yoldan metan gazı çıkarır. Üstelik metanın etkisi, karbondioksitten yaklaşık 28 kat daha yüksek. Bunları topladığımız zaman çok ciddi bir olumsuz etkiden söz etmek mümkün.
İkinci önemli mesele ise toprak kullanımı. Özellikle tek ürünlü, yani ‘monokültür’ dediğimiz üretime geçip gübre ve pestisit kullandığınız zaman, toprak fakirleşiyor, zamanla ölüyor. Kimyasal gübrenin yarattığı önemli bir kirlilik de söz konusu. Bitkisel üretimde kullanılan gübre, yer altı sularına veya yüzey sularıyla denizlere karışıyor. Akdeniz’in kirlenmesinin önemli nedenlerinden biri, tarımda kullanılan suni gübre ve pestisitler.
Kirlilik meselesinde ayrıca sayıları giderek artan balık çiftliklerine de değinmek gerek. Bu çiftliklerin oldukça olumsuz çevresel etkileri var ve sıkı regüle edilmeleri gerekiyor.
Üçüncü sınırımız ise su: Tarımda çok fazla su kullanıyor. Türkiye’nin yıllık su tüketiminin %70-75’i tarımdan kaynaklanıyor. Bunun bir kısmı bitkisel üretimde kullanılıyor bir kısmı ise büyükbaş hayvanların tükettiği su.
“Türkiye’de Yoksullukla Birlikte Obezite de Artıyor”
Bunların yanı sıra, veriler gösteriyor ki dünyanın üçte biri aç, üçte biri ise obez. Türkiye’de de obezite artıyor. Zaten Türkiye’de ortalama kalori alımı yüksek ama günde 10 ekmek yiyerek de kalori alırsınız. Konu kalori almak değil, o kalorinin kompozisyonu. Türkiye’de bu kompozisyon kötü.
Dünyaya bakacak olursak yaklaşık 2 milyar civarında insan, yeterli kalori dahi alamıyor –yani aç. Türkiye’de ise açlıktan ölen yoksa da kötü beslenen çok. Türkiye’de tüketilen gıdanın kompozisyonuna baktığımızda, ağırlıklı bir şekilde makarna gibi un türevlerinin tüketildiğini görüyoruz. Tüketilen bu un da –örneğin siyez unu gibi– daha kaliteli bir un değil. Ayrıca, özellikle bozulan gelir dağılımıyla birlikte tüketilen gıdanın kompozisyonunun da değiştiğine dair ciddi gözlemlerimiz var. Türkiye’de yoksullukla birlikte obezite yükseliyor. Elimizde bu konuda ayrıntılı çalışmalar yok, fakat şüphesiz yapılması lazım.
“Bir Kesim İnsan, Gerekli Olanın Çok Üzerinde Tüketiyor”
Eat-Lancet raporunun dikkat çektiği önemli bir mesele kırmızı et tüketimi. Kırmızı et tüketiminin dünya genelinde azalması lazım. Hem sağlık açısından ciddi sıkıntıları beraberinde getiriyor hem de büyükbaş hayvanların su tüketimi ve metan salımı oldukça yüksek. Raporda da sebze, meyve, bulgur, bakliyat ve kuru meyve ağırlıklı bir diyet öneriliyor. Protein almak tabii ki önemli. Raporda da bunun bir kısmının hayvansal protein olması gerektiği söyleniyor; deniz ürünleri ve kırmızı et olarak ikiye ayrılmış. Yani rapor, kırmızı etin tamamen kaldırılmasını değil, azaltılmasını öneriyor. Bu uyarı, özellikle zengin ülkeler için geçerli: Dünya nüfusunun yaklaşık %30’luk kısmı, ekolojik tahribatın %70-75’lik kısmına sebep oluyor. Özetle bir kesim insan, gerekli olanın çok üzerinde tüketiyor. Özellikle ABD gibi zengin ülkelere baktığınızda, çok aşırı bir et tüketimi görüyorsunuz; işte bu tüketimin azaltılması gerekiyor.
Obezitenin korkunç bir maliyeti var. Sağlık sistemine maliyetini ABD örneğinde görebiliyoruz. Bu maliyet, yılda yaklaşık 173 milyar dolar olarak hesaplanıyor. Buradan yola çıkarak Türkiye’de de ciddi bir maliyet oluşturacağını öngörmek zor değil.
Şu an Türkiye’deki obeziteyi azaltıp %35’lerden %20-25’lere düşürdüğümüz zaman, hem maliyet açısından hem de halk sağlığı açısından olumlu etkileri olacaktır. Doktor olmadığım için dikkatli konuşmaya çalışıyorum fakat obezitenin aynı zamanda erken ölüm anlamına geldiğini, kalp hastalıkları gibi sağlık sorunlarına sebep olduğunu da biliyoruz. Bu konuda tabii ki tek mesele gıda da değil: Spor yapmak, hareketli bir yaşam tarzına sahip olmak, bir yere arabayla değil de yürüyerek veya bisikletle gitmek gibi alışkanlıklar çok önemli. Ortalama ömrün Türkiye’den daha yüksek olduğu ülkelerde hem insanların spor yaptıklarını hem de farklı beslenme kompozisyonlarına sahip olduklarını görüyoruz; bizim kadar karbonhidrat – ve kalitesiz karbonhidrat – ağırlıklı beslenmiyorlar. Aslında genel bir bilinç, farkındalık artışı gerekiyor. Hem kendi sağlığımız için hem de dünyanın geleceğine minicik de olsa bir katkıda bulunmak için bu değişiklikleri yapmayı düşünmeliyiz.
“Üretilen Gıdanın Aşağı Yukarı Üçte Biri İsraf Oluyor”
Gıda meselesinin bir diğer önemli ayağı da israf konusu. Ne yazık ki bu durum Türkiye’de de dünyadaki oranla hemen hemen eşit. Üretilen gıdanın aşağı yukarı üçte biri israf oluyor; çoğu kez de eve alındıktan sonra tüketilemeden çöpe atılıyor.
Eğer siz bu atılan gıdayı kullanarak gübre yapsanız, yine bir derece. Fakat bunların büyük bir kısmı depolama alanına gidiyor ve oradan bize metan gazı olarak geri geliyor. Bu çok önemli bir husus ve büyük ölçüde bilinçli olmakla ilgili bir şey.
Bilinçli olmanın bir diğer boyutu da tedarik zincirini ilgilendiriyor. İstanbul’un gıdası, yüzlerce kilometre ötedeki Adana’dan geliyorsa burada bir sıkıntı var. Örneğin Avrupa’da birçok lokanta, ürünlerini en fazla 100 kilometre mesafeden satın alıyor. Domatesin mevsimi değilse, menüye domates salatası koymuyor, ‘Yemeyeceksin’ diyor. Bu bir bilinç ve rafine düşünme işi. Gıdanızın nereden geldiğini, gıdanın tedarik edilmesinin ekolojik ayakizini düşünmeniz lazım.
“Plastiğin Olumsuz Etkileri Topluma İyi Anlatılamadı”
Diyeti değerlendirirken paketli gıdalara da bakmak lazım. Paketli gıdayı alıp ardından paketi çöpe atıyoruz; geri dönüştürenlerin sayısı çok az. Bu paketlemenin ekolojik maliyeti de sağlık etkileri de oldukça ciddi. Mikroplastik kirliliğinin insanlar ve tüm memeliler üzerindeki etkisi, son birkaç yılda daha iyi anlaşılmaya başlandı. Denize karışan plastikler mikroplastiğe dönüşüyor, balıklar tarafından yeniyor, sonra da bize geçiyor. Sistemimize giren bu plastiğin etkileri ne oluyor? Bunu da bir 10 yıl sonra çok daha iyi anlayacağız.
Türkiye’de de plastik torbaların ücretlendirilmesi uygulaması başlatılmıştı. Ancak sebze reyonlarındaki ince plastikler ücretlendirilmiyor. İnsanlar bu ücretsiz poşetleri bol bol kullanmayı tercih ediyorlar; kimse evinden file getirip doldurmayı düşünmüyor. Plastiğin bu olumsuz etkileri, topluma iyi anlatılamadı. Gereken bilgi ve bilinç seviyesine ulaşılamadı. Bu nedenle de örneğin plastik torbalarla mücadele konusunda yeterli başarının sağlanamadığını düşünüyorum.
“Gelir Dağılımı Meselesi Çözülmeden Gıda Meselesi de Çözülemez”
Bununla birlikte raporda önemli bir eksiklik olduğunu da düşünüyorum. Raporda gıda meselesinin ekonomi politiği hakkıyla inceleniyor mu derseniz, biraz daha eleştirel olmam gerekir. Rapor bu konuya çok girmiyor. Bu kısmen, 2019′da yayımlanan ilk raporun ardından gıda şirketlerinin ciddi sorunlar yaratmasıyla alakalı olabilir. Rapor ‘Bu diyeti değiştirin’ dediğinde, bu sektörde ciddi yatırımlar yapmış büyük şirketler de ‘Dur bakalım, sen kim oluyorsun?’ diyor. O anlamda bu işin bir ekonomi politiği var ve raporun bu meseleye yaklaşımı biraz naif kalıyor.
Dünya genelinde gelir dağılımını düzeltmediğiniz takdirde gıda meselesini de çözemezsiniz; bu çok açık. Dünyanın kimi bölgelerinde okullaşma oranı çok düşük, okula devam edilen süre çok düşük, kişi başına düşen gelir çok düşük, çocuk ölümlerinin çok yüksek olduğu ülkeler var. Dünyadaki tüm eşitsizlikleri düşünün. Bu eşitsizliklerin var olduğu bir ortamda Hhadi daha sağlıklı gıdaya geçelim’ veya ‘Gıda kompozisyonunu iyileştirelim’ demek çok naif kalıyor. Her şeyden önce 2 milyar insan aç – buradan başlamamız lazım. Tamam, sağlıklı yaşayalım, ama her şeyden önce yaşayalım. Dünya genelindeki eşitsizliği masanın üzerine bir numaralı sorun olarak koymadığınız takdirde bu tartışma biraz fazla entelektüel kaçabilir.
Bu raporun çok önemli olduğunu düşünüyorum ve konuşulmasının, tartışılmasının da son derece gerekli olduğuna inanıyorum. Fakat içinde bulunduğumuz neoliberal kapitalist sistemin getirdiği ciddi eşitsizlikleri masanın üzerine yatırmadan ve şu anki çarpık, çevreye çok ciddi maliyet getiren gıda rejiminin arkasındaki ekonomik güçleri dikkate almadan, bu önerileri getirmek bir parça naif oluyor.
“Asimetrik Güç Dengelerini de Dikkate Almalıyız”
Bu soruna sistemin içinden bir çözüm getirmek bana zor geliyor. Tabii ki çok önemli adımlar atılabilir ve atılmasında yarar var. Fakat şunu da düşünmemiz lazım: Olay yalnızca gıda meselesi değil. Mesela siz hangi koşullarda çalışıyorsunuz? Tamam, kötü gıdadan ölmeyelim. Fakat iş cinayetlerinde hayatını kaybeden insanlar ne olacak? Daha sağlıklı bir dünyaya geçmek için bunların tamamını dikkate almak gerekiyor.
Bir insanın vakti var da spor yapmıyorsa onlara kızalım, ama birçok insanın da vakti yok. Çalışma saatlerini, trafikte kaybedilen zamanı hesapladığınızda bunu yapmak çok zor.
Tabii ki bir bilinç boyutu var. Kimi insan 500 metre yürümek yerine arabaya binmeyi tercih ediyor. Ama biraz daha kapsamlı bakmak ve işin ekonomi politiğini, arkasındaki asimetrik güç dengelerini dikkatlice değerlendirmek gerektiği kanaatindeyim.
Bu konularda yeterli başarı sağlanamamasının temel nedeni de ekonomi politik. Bir konuda adım attığınızda olumlu sonuçlarını görmeniz yıllar alacaksa veya gerekli adımları atmadığınızda bunun maliyetinin yansıması yılları bulacaksa, o zaman bu adımlar atılmıyor.
İklim krizi de böyle bir sorun. Evet, örneğin doluların artmasıyla insanlar araçlarının zarar görmesinden tedirgin oluyor. Fakat deniz suyu seviyesinin yükselmesi gibi daha büyük sorunlar 50 sene sonra bekleniyorsa kişi Oo zamana kadar kim öle, kim kala’ diye düşünmeye yatkın oluyor. Teknolojik bir çözüm bulunacağına inanmak istiyor.
Diğer yanda ise kolektif eylem problemi var. Salımları Çin engellesin ya da ABD engellesin, öteki engellesin, beriki engellesin gibi bir bakış açısı var. ‘Çevreyle ilgili adımlar atmak maliyetliyse, bırakalım diğer ülkeler bu adımları atsın, biz de kârlı çıkalım’ gibi bir yaklaşım bu.
Ama meselenin bir de adalet boyutu var. Gelişmiş ülkeler, 19. yüzyıldan bu yana karbon salımı yaparak zenginleşmişler. Gelişmekte olan ülkeler ise sıranın kendilerinde olduğunu, aynısını yapmaya hakları bulunduğunu söylüyor. Dolayısıyla çevre adaleti meselesi de işin tartışmamız gereken bir boyutu.’’
“Yeni Bir Sorun Doğuyor: Yeşil Gasp”
Bu noktada yeşil gasptan da söz etmek lazım. Biz aynı şaşaa ile yaşayalım, her yer ışıl ışıl olsun, bol tüketmeye devam edelim, her yere özel arabalarımızla gidelim… Ama arabalarımız elektrikli olsun, gibi bir yaklaşım var.
Peki bu elektrik nereden gelecek? Elektriği de güneşten alacağız. Peki güneş panellerini nasıl üretiyorsun? Bu panelleri üretebilmek için de çok ciddi madencilik yapıyorsun, karbon salımı yapıyorsun, taşınması var, kurulması var. Ve bunları sonra tarım arazisi üzerine kurmayı da düşünebiliyorsun.
Bir örnek vereyim: Çok güzel bir mikrokliması olan bir köyde, çok kaliteli meyveler üreten bir çiftçi ile görüştük. Güneş paneli kurmak için tarlasını satın almak istemişler. Yüksek paralar teklif etmiş, çiftçi kabul etmeyince artırmışlar. Çiftçi yine de satmak istemeyince, acele kamulaştırma ile toprağı elinden alınmış. Bunun gibi birçok örnek var ve bunun adı da yeşil gasp.
“Genç Nüfus Köyde, Tarımda Kalmıyor”
Türkiye’de bu işleri anlayabilmek için, tarımın ne noktada olduğunu bilmek lazım. Bu konuda hep referans verdiğim çalışma, Çağlar Keyder ile Zafer Toprak’ın ‘Bildiğimiz Tarımın Sonu’ kitabıdır. Türkiye’de tarım büyük ölçüde bitmiş durumda. Köy köy dolaşsak, 50 yaş altında birilerini bulmakta çok zorlanırız. Genç nüfus köyde, tarımda kalmıyor. İklim kriziyle birlikte tarım yapmak da çok zorlaştı. Tarımda zaten belirsizlik çoktur; don gelir, sel olur ve bunlar olduğunda üreticinin desteklenmesi gerekir. Ama tarımı büyük ölçüde piyasa mantığını bıraktılar. Bugün Türkiye mercimek ithal eder duruma geldi. İstanbul’un gıdasının büyük bölümü başka yerlerden taşınıyor. Bütün bunları alt alta koyduğumuzda, tarımda ciddi sıkıntılara işaret ediyor.
Bugün bir şeyleri iyileştirmek için başlatılmış birçok inisiyatif de var; bunlar önemli. Alternatif patikalar artık daha fazla tartışılıyor. Kimi belediyeler, gıda meselesinde sahaya çıkıyor ve bir şeyler yapmaya çalışıyor. Örneğin kent bostanları kuruluyor. Gıda meselesinin nasıl daha adil olabileceği konuşulmaya başlandı. Bir yandan toplumsal bilinci artırmaya yönelik işler var, bir yandan da yerel yönetimler daha adil bir gıda sistemi için birer oyuncu olarak öne çıkmaya başladılar. Hem nitelik hem de nicelik olarak artan bu gibi gelişmeler önemli.








