İklim krizi, su kıtlığı, enerji maliyetleri, tedarik zinciri kırılmaları, jeopolitik riskler, sosyoekonomik eşitsizlik, artan enflasyon ve azalan büyümelerin gıda sektörünü aynı anda etkilediğine dikkat çeken Sürdürülebilir Gıda Platformu Başkanı ve Sürdürülebilirlik Akademisi Yönetim Kurulu Üyesi Semra Sevinç, “Çoklu krizler çağında gıda sistemini yeniden tanımlarken şu gerçeği kabul etmeliyiz: Gıda günümüzde yalnızca bir sektör değil; bir güvenlik, dayanıklılık ve gelecek meselesi” dedi. Sevinç, 17 Aralık’ta İstanbul’da gerçekleşecek 11. Sürdürülebilir Gıda Zirvesi hakkında da açıklayıcı bilgiler verdi.
Elif YAŞAR ÖZYÜREK
Küresel belirsizlikler ve iklim baskıları gıda sektörünü kritik şekilde etkiliyor. Günümüz penceresinden bakarak çoklu krizler çağında gıda sistemleri nasıl olmalı?
Bugün gıda sektörünü yalnızca ekonomik bir başlık olarak konuşamayız; çünkü içinde bulunduğumuz dönem bir “çoklu krizler çağı”. İklim krizi, su kıtlığı, enerji maliyetleri, tedarik zinciri kırılmaları, jeopolitik riskler, sosyoekonomik eşitsizlik, artan enflasyon ve azalan büyümeler aynı anda etkiliyor. Bu koşullarda gıda sistemlerinin eski işleyişle ayakta kalması mümkün değil. Bu nedenle geleceğin gıda sistemi üç temel özellik üzerine “dayanıklı, döngüsel ve adil” kurulmak zorunda.
Gıda sisteminin tarladan sofraya tüm aşamaları iklim baskısı altında. Aşırı hava olayları, su stresi ve verim kayıpları yeni gerçeklik oldu. Bu nedenle gıda zincirinin iklim riskine dayanıklı olması; veri, teknoloji, erken uyarı sistemleri ve kaynak verimliliğiyle güçlendirilmesi gerekiyor. Risk yönetimi sektörün en stratejik yetkinliği haline geldi.
Gıda sisteminde döngüsel yaklaşım kritik. Doğrusal “al–üret–tüket–at” modeli sürdürülebilir değil. Atığın yeniden ham maddeye dönüştüğü, suyun verimli kullanıldığı, toprağın karbon depoladığı, üretim süreçlerinin doğayı onardığı bir sisteme geçmeliyiz. Döngüsel ekonomi yalnızca çevresel bir zorunluluk değil, şirketlere maliyet avantajı ve rekabet gücü kazandıran bir iş modeli. Üçüncü yaklaşım ise adillik. Çiftçinin gelir güvencesi, küçük üreticinin zincire entegrasyonu, kadın ve gençlerin üretime katılımı, gıda güvenliği ve erişilebilirlik sürdürülebilirliğin ayrılmaz parçaları. Adil olmayan bir sistem uzun vadede verimli de olamaz.
Çoklu krizler çağında gıda sistemini yeniden tanımlarken şu gerçeği kabul etmeliyiz: Gıda günümüzde yalnızca bir sektör değil; bir güvenlik, dayanıklılık ve gelecek meselesi.

Gıda sistemlerinin sürdürülebilir olmanın yanı sıra “yenileyici” (rejeneratif) olmayı başarması neden önemli?
Gıda sistemlerinin sürdürülebilirliğin ötesine geçip rejeneratif bir yapıya kavuşması yalnızca bir çevre meselesi değil, net bir iş stratejisidir. Sürdürülebilirlik riskleri yönetmemize yardımcı olurken, rejeneratif yaklaşım bu risklerin kaynağını ortadan kaldırarak şirketlere yeni bir büyüme zemini sunuyor.
Birkaç noktayı özellikle vurgulamak isterim: Birincisi, rejeneratif tarım tedarik zincirinin sigortasıdır. Toprak sağlığı bozuldukça verim düşer, maliyet artar ve tedarik zinciri kırılganlaşır. Rejeneratif model toprağı güçlendirdiği için şirketlere daha istikrarlı ham madde, düşük girdi maliyeti ve dirençli bir tedarik yapısı sağlar. Yani doğrudan işletme sürekliliğiyle ilgilidir.
İkincisi iş dünyası için regülasyon uyumunun anahtarıdır. Avrupa Birliği (AB) Yeşil Mutabakatı, karbon sınır düzenlemeleri, izlenebilirlik ve su ayakizi gereklilikleri günümüzde kaçınılmaz. Rejeneratif üretim, şirketlerin bu gereklilikleri proaktif şekilde karşılamasını sağlar. Uyum sağlayan kazanır; geciken kaybeder. Ayrıca tüketici ve yatırımcı tercihlerini doğrudan etkiler.
Yatırımcılar ESG performansına bakmadan büyük fon yönlendirmiyor. Tüketiciler de toprağa ve gezegene iyi gelen ürünlere daha yüksek sadakat gösteriyor. Bu yaklaşım marka değerini ve yatırımcı güvenini artıran güçlü bir rekabet avantajına dönüşüyor. Ve elbette yeni büyüme alanları yaratıyor. Rejeneratif uygulamalar; karbon kredileri, düşük karbonlu ürünler, atıktan değer üreten süreçler ve yeşil finansman gibi yeni gelir fırsatları sunuyor. Yani bu bir maliyet değil, bir iş geliştirme alanı. Bu nedenle gıda sistemlerinin yenileyici olması, iş dünyası için artık bir “iyi niyet” konusu değil; ayakta kalmanın ve büyümenin zorunlu koşulu.
İklim krizi, su kaynaklarının azalması, kuraklık, biyoçeşitlilik kaybı gibi kırılganlıklar göz önüne alındığında gıda sektörü, daha dirençli ve daha yenileyici olma yolunda hangi çözümlere yönelmeli?
İklim krizi, su kaynaklarının azalması, kuraklık ve biyoçeşitlilik kaybının gıda sektörünü doğrudan tehdit etmesi sebebiyle sektörün hem daha dirençli hem de daha yenileyici bir modele yönelmesi şart. Bugünün koşullarında yalnızca sürdürülebilir olmak yeterli değil; ekosistemleri onaran, toprağı ve suyu iyileştiren bir yaklaşım gerekiyor.
Üç alana özellikle odaklanılması gerektiğini düşünüyorum: İlki, rejeneratif tarım. Toprak sağlığını güçlendiren, su tutma kapasitesini artıran ve kimyasal girdileri azaltan bu model hem çiftçiyi hem tedarik zincirini daha dayanıklı hale getiriyor. İkincisi, su ve enerji verimliliği teknolojileri. Hassas sulama, sensör tabanlı üretim, kapalı devre su sistemleri ve enerji verimliliği çözümleri artık zorunluluk. Hem maliyetleri düşürüyor hem de iklim riskini azaltıyor. Üçüncüsü, şeffaf ve döngüsel tedarik zinciri. Atığın ham maddeye dönüştüğü, karbon ve su ayakizinin ölçüldüğü, izlenebilirliğin dijitalleştiği bir model hem regülasyonlara uyumu kolaylaştırıyor hem de ciddi bir rekabet avantajı sağlıyor.
İklim baskılarıyla baş edebilmek için gıda sektörünün geleceği; toprağı iyileştiren, suyu koruyan, riski yöneten ve teknolojiyi merkeze alan yenileyici bir sistemde yatıyor. Bu değişimi yapanlar ayakta kalacak; erteleyenler daha zor bir döneme girecek.
Rejeneratif tarım uygulamaları hakkında neler söyleyebilirsiniz? Bu uygulamalar döngüsel ekonomiye hangi katkıları sağlayacak ve gıda sektörünü nasıl biçimlendirecek? Ve şirketler bu dönüşümden nasıl etkilenecek?
Rejeneratif tarım, toprağı ve suyu yalnızca korumakla kalmayıp iyileştirdiği için gıda sisteminin geleceğinde kritik bir rol oynuyor. Kimyasal girdileri azaltıyor, toprağın karbon depolamasını artırıyor, su verimliliğini güçlendiriyor ve atığı kaynağa dönüştürdüğü için döngüsel ekonomiyi doğal olarak destekliyor. Gıda sektörü açısından en büyük etkisi daha dayanıklı bir tedarik zinciri yaratması. Sağlıklı toprak daha istikrarlı verim ve daha düşük maliyet demek. Karbon ve su ayakizinin azalması ise şirketlere hem regülasyon uyumu hem de önemli bir marka avantajı sağlıyor. Kısacası şirketler için hem zorunluluk hem de fırsat olan rejeneratif tarım daha düşük risk, daha yüksek verim ve geleceğe dayanıklı bir tedarik zinciri sunuyor.
Türkiye özelinde, ülkemizin tarım potansiyelini koruyarak, dayanıklı tedarik zincirleri ve su/karbon verimliliği konusunda atılması gereken en acil stratejik adımlar neler olacaktır?
Türkiye’nin tarım potansiyelini koruyabilmesi için iklim ve su baskılarının yanı sıra çiftçilerin ekonomik zorluklarının yanı sıra üretici yaşının hızla yükselmesini de dikkate alması gerekiyor. Girdi maliyetlerinin yüksekliği, gelir güvencesinin zayıflığı ve gençlerin tarımdan uzaklaşması tarımın geleceğini doğrudan tehdit ediyor. Bu nedenle ilk adım, toprak ve su yönetimini güçlendirmek. Rejeneratif tarım, modern sulama teknolojileri ve su kayıp-kaçaklarının azaltılması hem verimi artırıyor hem de çiftçinin maliyetlerini düşürüyor.
İkincisi, üreticiyi zincirin kırılgan halkası olmaktan çıkarıp stratejik ortak yapan bir tedarik modeli kurmak. Sözleşmeli üretim, kooperatifçilik ve dijital izlenebilirlik hem riskleri azaltıyor hem de çiftçiye istikrarlı gelir sağlayarak tarımda kalmasını teşvik ediyor. Üçüncü adım, su ve karbon verimliliğini şirketlerin temel stratejisine yerleştirmek. Tedarikçilere teknik ve finansal destek sunulması, düşük karbonlu üretimi teşvik eden alım modelleri geliştirilmesi hem çevresel uyumu hem de çiftçinin sürdürülebilirliğini güçlendiriyor. Özetle, Türkiye’nin geleceği; toprağı ve suyu koruyan, üreticiyi güçlendiren, gençleri tarıma çeken ve dayanıklı tedarik zincirlerine dayanan bir tarım modelinde yatıyor.
Gıda güvencesizliğini ve israfını önlemenin yanı sıra zincirin şeffaflığını ve hesap verebilirliğini sağlamada yapay zeka (AI) ve blokzincir gibi dijital araçlardan nasıl yararlanılabilir?
Bugün iş modellerinin dönüşümünde teknolojik gelişimler büyük rol oynuyor. Gıda güvencesizliğini ve israfını azaltmada da yapay zeka ve blokzincir iki güçlü araç. Yapay zeka, üretimden raf yönetimine kadar süreçlerde talep tahminini iyileştiriyor, bozulma riskini erken tespit ediyor ve kaynak kullanımını optimize ederek israfı azaltıyor. Ayrıca iklim ve verim risklerini analiz ederek tedarik zincirini daha öngörülebilir hale getiriyor. Blokzincir ise ürünün tarladan sofraya yolculuğunu şeffaf ve değiştirilemez bir kayıtla takip etmeyi sağlıyor. Bu sayede kalite, güvenlik, karbon ayakizi ve sertifikasyon süreçleri kolayca doğrulanabiliyor; hem şirketler hem tüketiciler için güçlü bir güven mekanizması oluşuyor.
Sürdürülebilir finans ve etki yatırımlarının hareket kazanması gıda sektörünün dönüşümünde nasıl bir rol oynayacaktır?
Tarım ve gıda sektörünün dönüşümünde finansman büyük önem taşıyor. Sürdürülebilir finans ve etki yatırımları ise Türkiye’de bu dönüşümü hızlandıracak en güçlü araçlardan. Özellikle World Bank, EBRD ve kalkınma finansmanı sağlayan kurumlar; su verimliliği, tarımsal modernizasyon, dijital izlenebilirlik ve rejeneratif tarım gibi alanlara önemli kaynak aktarıyor. Bu fonlar hem çiftçinin finansmana erişimini kolaylaştırıyor hem de şirketlerin düşük karbonlu ve verimli üretim için gerekli yatırımları yapmalarını sağlıyor. Bu kaynaklar sayesinde Türkiye’de tarım ve gıda sektörünün daha dayanıklı, verimli ve düşük riskli bir yapıya kavuşması çok daha hızlı gerçekleşecek. Sürdürülebilir finans yalnızca dönüşümü desteklemiyor aynı zamanda dönüşümün hızını ve yönünü belirliyor. Etki yatırımları ise çiftçiden sanayiye uzanan tüm zincirde ekonomik sıkışmayı azaltarak dönüşümü mümkün kılıyor.
Sürdürülebilir Gıda Zirvesi, sektörlerin geleceğe daha umutla bakabilmesi için nasıl bir rol oynuyor?
17 Aralık’ta Swissotel The Bosphorus’ta gerçekleşecek Sürdürülebilir Gıda Zirvesi bu yıl 11. yaşında. Sürdürülebilirlik Akademisi ve TÜGİS işbirliğiyle düzenlenen zirve, gıda sektörünün bugünkü sorunlarını ele almakla kalmıyor; çözümleri ortaklaşa yaratmak için güçlü bir zemin oluşturuyor. “Gıdanın Geleceği için” teması altında rejeneratif tarımdan yapay zekaya, sorumlu tedarik zincirinden döngüsel ekonomiye, sürdürülebilir finanstan fonksiyonel gıdaya ve sürdürülebilir ambalaja kadar birçok başlık ele alınıyor. Sürdürülebilir Gıda Zirvesi yalnızca sorunları sıralamak yerine paydaşları bir araya getirerek dönüşümü başlatıyor. Bu yönüyle sektörün geleceğe daha umutla bakmasını sağlayan bir hareket alanı oluşturuyor.
Zirve, sadece bir buluşma değil; sektörlere ortak yön, ortak amaç ve geleceğe dair somut bir yol haritası sunan bir platform. Artık söylem değil, eyleme geçme zamanı olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle zirve umut yaratıyor, çünkü sadece konuşmakla kalmıyor, harekete geçmeyi kolaylaştırıyor.
Sürdürülebilir Gıda Zirvesi her yıl daha fazla kurumun gündemine katıldıkça toplumun gıdaya bakışını da dönüştürüyor. Zirve; gıdayı sadece bir “ürün” değil, toprak, su, iklim, sağlık ve ekonomiyle iç içe bir yaşam meselesi olarak ele alıyor. Bu yaklaşım hem iş dünyası hem kamu için sorumluluğu görünür kılıyor hem de tüketicinin bilinçli tercih yapmasını destekliyor.
Benim için en önemli dönüşüm, farkındalığın konuşmanın ötesine geçip eyleme dönüştüğü bir kültür yaratması. Çiftçiden markalara, yatırımcılardan teknoloji üreticilerine kadar herkesin kendi rolünü yeniden tanımladığı bir zeminden söz ediyorum. Beni en çok umutlandıran da bu: Zirve, farkındalığı artırırken sistemi değiştirecek işbirliklerini ve somut çözümleri mümkün kılıyor. Yanı sıra sürdürülebilir Gıda Zirvesi gibi platformların değişim fikrini somut harekete dönüştürmenin en güçlü katalizörlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu zirveler sadece sorunların konuşulduğu yerler değil; bilimin, iş dünyasının, finansın ve kamunun aynı masada çözüm ürettiği nadir alanlar. Günümüzde konuşma ve iyi dilek döneminin eyleme dönüşmesi gerektiğine inanıyorum. Bu tür platformlar; fikirleri projeye, projeleri işbirliğine, işbirliklerini ise ölçülebilir etkiye dönüştürüyor.








