#ekoIQ | Sürdürülebilirlik Hakkında Her Şey
Gezegenin
Tasarım: Oğuz Özyaral

Gezegenin Kırmızı Çizgileri: Dünya Sistemleri Alarm Veriyor

Gezegenimiz, fiziksel sınırlarını hatırlatıyor. Dünyanın iklimi, su döngüsü, canlı yaşamı ve kimyasal dengesi birbiriyle bağlı ve kırılgan. Dünya Sınırları çerçevesi, bize sadece “neleri kaybettiğimizi” değil, “nerede durmamız gerektiğini” de gösteriyor.

Prof. Dr. Oğuz ÖZYARAL, Antalya Belek Üniversitesi Rektör Yardımcısı, Mikrobiyolog ve Koruyucu Sağlık Uzmanı, [email protected][email protected]

“Doğa pazarlık etmez.” – Bu söz, içinde yaşadığımız gezegenin sınırları olduğunu, bu sınırların aşılması halinde ise geri dönüşü olmayan sonuçlarla karşılaşabileceğimizi çarpıcı şekilde özetler. 2009 yılında Stockholm Dayanıklılık Merkezi (Stockholm Resilience Centre) öncülüğünde geliştirilen “Dünya Sınırları” (Planetary Boundaries) çerçevesi, insanlığın güvenli bir şekilde gelişebileceği dokuz kritik biyofiziksel eşiği tanımlar.

Dünya Sınırları (Planetary Boundaries) Çerçevesi: Bilimsel Dayanak ve Dokuz Eşik

2009 yılında Johan Rockström liderliğindeki bir grup bilim insanı tarafından geliştirilen Planetary Boundaries modeli, insan faaliyetlerinin dünyanın sistemsel istikrarını tehlikeye atmaması için dokuz temel biyofiziksel süreci tanımlar. Bu sınırlar, Holosen dönemi boyunca gezegenin nispeten kararlı bir iklim ve ekolojik denge içinde kalmasını sağlamıştır. Modelin temel amacı, insanlık için güvenli bir çalışma alanı (safe operating space) oluşturmaktır.

Aşağıda bu dokuz sınır ve taşıdıkları anlamlar özetlenmiştir:

Resim1 kBugün bu sınırların büyük bir kısmı alarm veriyor bazıları ise çoktan aşıldı. Bu makale, özellikle tatlı su kullanımı, biyoçeşitlilik kaybı ve kimyasal kirlilik gibi üç temel kırmızı çizgiye odaklanarak mevcut durumu bilimsel verilerle analiz ediyor.

Resim2

 

Güvenli Çalışma Alanı Nedir?

Her bir sınırın belirli bir “güvenli eşik değeri” vardır. Bu eşiklerin altında kalındığında insanlık, gezegenin biyofiziksel sistemleriyle dengede bir yaşam sürdürebilir. Ancak sınır aşıldığında, domino etkisiyle diğer sistemlerde de geri dönüşü zor bozulmalar meydana gelir. Örneğin, biyoçeşitlilik kaybı sadece doğal türleri değil, tarımsal verimliliği ve iklim direncini de doğrudan etkiler.

Modelin temel felsefesi şudur: “Bilimsel olarak tanımlanmış sınırların içinde kalmak, belirsizlik ve tehlike bölgelerine sürüklenmemek.”

  1. Tatlı Su Kullanımı: Küresel Kuraklık Gölgesi

Tatlı su, insan yaşamının temelidir; ancak bu hayati kaynak artık sürdürülebilir bir şekilde kullanılmıyor. Dünya Sınırları çerçevesinde önerilen maksimum güvenli tatlı su kullanımı sınırı yıllık yaklaşık 4000 km³ civarındadır. 2023 itibarıyla bu sınır aşılmış durumdadır.

Aşımın Nedeni

  • Yoğun tarımsal sulama (özellikle yer altı sularının aşırı çekilmesi),
  • Sanayi tesislerinin yüksek su tüketimi,
  • Küresel ısınmayla birlikte artan buharlaşma oranı.

Tatlı su kullanımı artık sadece bölgesel bir kriz değil; örneğin Hindistan, Çin ve ABD’deki akiferler hızla tükenirken Türkiye de Konya Havzası gibi kritik alanlarda benzer tehlikelerle karşı karşıya. NASA’nın GRACE uydularının ölçümleri, yer altı sularındaki kayıpların 2003-2023 arasında dramatik boyutlara ulaştığını gösteriyor.

  1. Biyoçeşitlilik Kaybı: Sessiz Bir Soy Tükenişi

Biyoçeşitlilik, ekosistemlerin dayanıklılığını ve işlevselliğini sağlar. Ancak insan faaliyetleri sonucunda, gezegenin evrimsel geçmişinde görülmemiş bir hızda canlı türleri yok oluyor. Dünya Sınırları yaklaşımına göre, yılda 10 milyonda bir türün yok olması “güvenli sınır” kabul edilirken günümüzde bu oranın 100 ila 1000 kat üzerinde olduğu tahmin ediliyor.

Kritik Göstergeler:

  • IUCN Kırmızı Listesi’ne göre tehdit altındaki tür sayısı 42 bini aşmış durumda.
  • Ormansızlaşma, habitat kaybı ve iklim değişikliği, kara ve deniz canlılarını tehdit ediyor.
  • Polen taşıyıcıları ve böcek popülasyonlarındaki azalma, tarımsal üretimi dahi tehlikeye atıyor.

Biyoçeşitlilik kaybı yalnızca “türlerin yok olması” olarak değil, aynı zamanda gıda zincirinin kırılması, doğal ilaç kaynaklarının kaybı ve salgın hastalık risklerinin artması gibi zincirleme etkilerle kendini gösteriyor.

  1. Kimyasal Kirlilik: Görünmeyen Tehdit

Plastikler, ağır metaller, endokrin bozucular, pestisitler… Modern kimya sanayisinin ürettiği bu maddeler doğaya geri dönüyor ve çoğu zaman telafi edilemez zararlar veriyor. Dünya Sınırları sisteminin “novel entities” başlığı altında incelediği bu alan, ölçümlemesi en zor ancak etkisi en yaygın krizlerden biridir. 2022’de yayımlanan bir araştırma, kimyasal kirlilik sınırının aşıldığını bilimsel olarak doğrulamıştır.

Öne Çıkan Bulgular:

  • 2019 itibarıyla dünyada 350 binden fazla kimyasal ürün ticari olarak kullanılıyor.
  • Mikroplastikler deniz yaşamını ve insan sağlığını tehdit ediyor; okyanuslarda her yıl 10 milyon ton plastik birikiyor.
  • İnsan kanında dahi mikroplastik ve PFAS (sonsuz kimyasallar) tespit edilmiştir.

Bu durum sadece çevre kirliliği değil, aynı zamanda halk sağlığı krizi olarak da değerlendirilmektedir. Kimyasallar doğrudan kanser, hormonal bozukluklar ve doğurganlık sorunları ile ilişkilendirilmiştir.

Gezegenin
Tasarım: Oğuz Özyaral
Diğer Sınırlar Ne Durumda?

Planetary Boundaries çerçevesi, yukarıda ele alınanlara ek olarak iklim değişikliği, okyanus asitlenmesi, ozon tabakası incelmesi, azot-fosfor döngüsü, arazi kullanımı değişimi ve atmosferik aerosol yükü gibi başlıklar içerir.

  • İklim Değişikliği: CO₂ yoğunluğu 2024 itibarıyla 420 ppm seviyesine yaklaşmış durumda. Güvenli sınır 350 ppm idi.
  • Azot-Fosfor Döngüsü: Tarımda aşırı gübre kullanımı nedeniyle bu sınırlar da çoktan aşılmış durumda.
  • Arazi Kullanımı: Ormanların tarım ve hayvancılık alanına dönüştürülmesi küresel ölçekte devam ediyor.

Toplamda değerlendirildiğinde, dokuz sınırdan altısı aşılmış, ikisi eşik noktasında, sadece biri (ozon tabakası) uluslararası işbirliğiyle kontrollü biçimde geri döndürülmüş durumda.

Peki Şimdi Ne Yapmalıyız?
  1. Bilim temelli politikalar: Çevresel sınırlar, sadece çevrecilerin değil, tüm insanlığın güvenlik çemberini oluşturur. Politikalar bu çerçevede şekillenmelidir.
  2. Sınırları aşmayan ekonomi modelleri: Döngüsel ekonomi, az tüketim, doğa temelli çözümler yeni kalkınma paradigmasının parçası olmalı.
  3. Toplumsal farkındalık: Bireylerin su ayakizi, plastik kullanımı ve tüketim alışkanlıkları doğrudan etkili. Eğitim ve medya bu noktada kritik rol oynar.
MANİFESTO: Kırmızı Çizgilerin Ötesi

Dur diyor gezegen.
Yeter diyor toprak, hava, su.
Artık çizgiler silinmiyor, aşılıyor.
Ve biz hâlâ gelişme sanıyoruz.

Ama unutmamalıyız:
Doğa bir kaynak değil;
Ortak bir varoluş alanıdır.

Sürdürülebilirlik yalnızca çevreyle ilgili değil;
Ahlakla, vicdanla, insan onuruyla ilgilidir.
Ve sınırları tanımadan, hiçbir özgürlük kalıcı değildir.

Bu bir alarm değil sadece.
Bu bir davet:
Yeni bir uygarlığa,
Bilimin ışığında, doğayla barışık,
Kendine sınır koymayı bilen bir insana…

Gezegenimiz, fiziksel sınırlarını hatırlatıyor. Dünyanın iklimi, su döngüsü, canlı yaşamı ve kimyasal dengesi birbiriyle bağlı ve kırılgan. Dünya Sınırları çerçevesi, bize sadece “neleri kaybettiğimizi” değil, “nerede durmamız gerektiğini” de gösteriyor.

Bu makale bir alarm zili değil sadece; aynı zamanda bir davet: Bilimin ışığında, sınırlara saygı duyan, doğayla uyumlu yeni bir uygarlık tasavvuruna… Çünkü doğa bir kaynak değil, ortak bir varoluş alanıdır. Çünkü sürdürülebilirlik, sadece çevreyi değil; ahlakı, ekonomiyi ve insan onurunu da içerir. Ve çünkü biz, sınırları tanıdığımız ölçüde gerçekten özgürüz.

Prof. Dr. Oğuz Özyaral

Prof. Dr. Oğuz Özyaral, MBA, Mikrobiyolog, Koruyucu Sağlık Uzmanı, Yazar

[email protected]

İklim Diplomasisi
UN Climate Change, Lara Murillo

Bonn’dan Belem’e: İklim Diplomasisi Üzerine Notlar

İklim diplomasisinin görünmeyen ama belirleyici sahnelerinden biri olan Bonn Konferansı, COP30 öncesinde kritik başlıkları masaya yatırdı. Müzakereler; iklim finansmanından karbon piyasalarına, özel sektörün rolünden ticaret politikalarına uzanan geniş bir yelpazede sürdürüldü.

Gökhan ERSOY, UN Global Compact Türkiye İklim ve Çevre Uzmanı

İklim müzakereleri denildiğinde insanların aklına büyük zirveler, siyasi açıklamalar ve sonunda alınan kararlar gelir. Ancak bu büyük perde açılmadan önce iklim zirvelerinin gündemini belirleyen ve teknik altyapısını hazırlayan görüşmeler 1995 yılından bugüne her yıl haziran ayında Almanya’nın Bonn kentinde Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) Genel Sekreterliği ev sahipliğinde düzenlenen konferans ile gerçekleşir. Adını düzenlendiği kentten alan Bonn İklim Değişikliği Konferansı, Paris Anlaşması’nın yürütülmesinden sorumlu kalıcı iki alt komitenin toplantılarına ev sahipliği yapar. Konferans bu yıl, 16-26 Haziran tarihleri arasında Bilimsel ve Teknolojik Tavsiyeler Yardımcı Organı (SBSTA) ile Uygulama Yardımcı Organı’nın (SBI) 62. Toplantısı’na (SB62) ev sahipliği yaptı ve adaptasyon, azaltım, iklim finansmanı ve şeffaflık gibi temel konularda müzakerelerin devamını getirerek yıl sonunda düzenlenecek olan COP30’un gündemine yön verdi.

SB62 Gündeminde Neler Vardı?

Konferansta küresel iklim gündeminin en kritik başlıklarının yeniden masaya yatırılması, COP30 öncesi bir tür ara müzakere süreci niteliğindeydi. İklim finansmanı, karbon piyasaları ve adaptasyon fonlaması gibi iş dünyasını doğrudan etkileyen konular etrafında yoğun tartışmalar yapıldı. Paris Anlaşması’nın hedeflerine ulaşılmasını destekleyecek temel başlıklar kapsamlı şekilde ele alındı. Adaptasyon kapasitesini artırmak, iklim direncini güçlendirmek ve kırılganlıkları azaltmak amacıyla Küresel Uyum Hedefi (GGA) için ilerlemeyi takip edecek göstergelerin geliştirilmesine özel önem verildi. Bunun yanı sıra karbon piyasaları (Madde 6), iklim finansmanı, adil geçiş, küresel durumu değerlendirme süreci, şeffaflık mekanizmaları, Kayıp ve Zarar Fonu’nun işleyişi ile süreç reformları da gündemin diğer kritik konularıydı.

Küresel Uyum Hedefi ilk kez 2021’de Glasgow’da bir çalışma programı şeklinde COP26 çıktısı olarak karşımıza çıkmıştı. 2023’te Dubai’deki iklim zirvesi sırasında bir çerçeve belirlenmesi ve hedefler ile rehber eylemlerin tanımlanması üzerine mutabakata varılmıştı. Dubai’de bu göstergelerin üst limiti olarak ise 100 indikatör sınırlaması getirilmişti. Bonn’daki görüşmelerde ise göstergelerin belirlenmesinde bilimsel veriler, kırılgan gruplar ve sıcaklık hedefiyle tutarlılık gibi unsurlar vurgulandı. Uzmanlardan tarafından 100’ü geçmeyecek şekilde küresel ölçekte uygulanabilir bir gösterge listesi oluşturulacak ve bu göstergeler; uygulama kolaylaştırıcıları, araç ve imkanlar, kesişen konular ve hedef alt bileşenlerini de kapsayacak.

Azaltım Çalışma Programı (MWP) kapsamında azami azaltım hedeflerinin nasıl uygulanabileceği tartışıldı ancak taraflar henüz ortak bir sonuca ulaşamadı. Özellikle dijital azaltım platformu önerisi üzerine yoğun görüş ayrılıkları yaşandı; bazı taraflar bunun dikkat dağıtacağını belirtirken diğerleri platformun potansiyelini incelemeye devam etmek istedi. Ayrıca mevcut MWP süreçlerinin 1,5°C hedefi için yeterince etkili olmadığı vurgulanırken bazı gelişmekte olan ülkeler destek eksikliğine dikkat çekti ve MWP’nin yeni hedefler dayatmaması gerektiğini savundu. Taraflar bu konuda COP30’a sunulacak karar taslağında da anlaşma sağlayamadı ve görüşmeler COP30’u takiben 2026’da gerçekleşecek Bonn Konferansı’na kaldı.

Merkezi Karbon Piyasası Mekanizması (Yeni CDM) Bu mekanizma altında yeni karbon piyasası kuralları üzerinde teknik detaylar hâlâ netleşmedi. Doğrulama metodolojileri, çifte sayımın önlenmesi, karbon kredisi kalitesi, adil geçiş kriterleri ve çevresel bütünlük gibi konuların açıklığa kavuşturulması gerektiği belirtildi. Yatırımcı güveni açısından net metodolojik kuralların eksikliği, bu mekanizmanın etkin işleyişi açısından en büyük engel olarak vurgulandı. COP30’a kadar Madde 6’nın tüm unsurlarının daha sağlam bir yapıya kavuşturulması bekleniyor.

Sonuç olarak konferans offset piyasalarındaki eski mekanizmaların (CDM) yerini alan Paris Anlaşması’nın yeni yapılarının (özellikle Madde 6.2 ve 6.4) çevresel bütünlük ve adil yönetişim ilkeleriyle nasıl çalışması gerektiği konusunda hâlâ netlik arıyor.

İklim Finansmanı ve Yeni Kolektif Nicel Hedef (NCQG) konusundaki müzakerelerde taraflarca farklı beklentiler ortaya kondu. Taraflar, 2035 yılına kadar gelişmiş ülkelerden yıllık en az 300 milyar dolar, tüm kaynaklardan ise toplam 1,3 trilyon dolar mobilize edilmesini hedefleyen NCQG’nin yapısı ve düzeyi üzerinde yoğun tartışmalarda bulundu. Gelişmekte olan ülkeler, özellikle uyum ve kayıp&zarar konularında daha fazla kamu ve hibe bazlı finansman talep etti; mevcut finansman açıklarının sürdüğüne dikkat çekti. G77+Çin Grubu ve sivil toplum kuruluşları, iklim finansmanı mekanizmalarında daha fazla şeffaflık ve hesap verebilirlik çağrısı yaptı. Aynı zamanda kamu, özel ve imtiyazlı fonların bir araya getirileceği hibrit finansman modelleri de masaya yatırıldı. Her ne kadar görüş ayrılıkları devam etse de müzakereler sonunda “Bakü’den Belém’e” uzanacak bir yol haritasının temelleri atıldı.

Bonn’daki müzakerelerde Adil Geçiş Çalışma Programı (JTWP) önemli ilerleme kaydetti ve çalışan hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği ve Yerli Halklar gibi ilkeler resmi olarak UNFCCC gündemine entegre edildi. Bazı taraflar, CBAM gibi ticaret önlemleriyle adil geçişi ilişkilendirmeyi destekledi; bu yaklaşımın eşitsizlikler üzerindeki etkisini tanıdı. CBAM gibi mekanizmaların gelişmekte olan ülkelerdeki ihracatçı firmalar üzerinde orantısız ekonomik baskı yaratabileceği ve bu durumun adil geçiş ilkesine ters düşebileceği ifade edildi. Bu tür ticaret önlemlerine maruz kalan sektörlerde iş kayıpları yaşanabileceği, bu nedenle sosyal koruma politikaları (yeniden beceri kazandırma, sosyal güvenlik sistemleri vb.) ile desteklenmesi gerektiğini vurgulayan sanayileşmiş ülkeler programın kapsamını genişletme konusunda temkinliydi. Bu gelişmeler, adil geçişin küresel iklim politikalarının merkezine yerleştiğini gösteriyor.

Bonn İklim Konferansı’nda Küresel Durum Değerlendirmesi (GST) sonrası sürece ilişkin teknik müzakereler, COP28’de tamamlanan ilk küresel değerlendirme sonuçlarının somut uygulama adımlarına dönüştürülmesine odaklandı. Taraflar, yeni NDC’lerin ve ulusal iklim stratejilerinin GST bulgularıyla nasıl uyumlaştırılabileceğini ele aldı; ancak şimdiye kadar sınırlı sayıda yeni NDC sunumu yapıldığı belirtildi. “UAE Consensus” olarak anılan GST çıktısı, ülke düzeyinde politika önerileri ve tüm paydaşların sürece katılımının önemini vurguladı. Uzmanlar, COP30’da finansman, uygulama ve hedef artırımı konusunda GST ile uyumlu bir yol haritası benimsenmesi gerektiği konusunda fikir birliğine vardı. Ancak bazı taraflar süreci yalnızca uygulama ve finansmanla sınırlamak isterken bazıları daha geniş yapısal reformların da ele alınmasını savundu. Bu durum GST’nin sonuçlarının nasıl eyleme dönüştürüleceği konusunda farklı yaklaşımların sürdüğünü gösterdi.

COP30’a Doğru Hangi Notlar Çıktı? Ne Beklemeliyiz?

COP30, birçok çevre tarafından “uygulama COP’u” olarak tanımlanıyor. Bonn’daki teknik tartışmaların somut kararlara dönüşmesi bekleniyor çünkü zaman daralıyor. Müzakerelerin artık işbirliği ve somut eylemlere dönüşmesinin ertelenemeyeceği kritik bir dönemden geçiyoruz. Bu nedenle işbirliğine odaklanan güçlü bir eylem zirvesi olması beklentisi mevcut. COP28’de tamamlanan Küresel Durum Değerlendirmesi’nin ardından COP30’un odak noktası artık taahhütlerin somut uygulamaya dönüştürülmesi. Ülkelerin bu değerlendirmeyi temel alarak yeni ve güncellenmiş NDC’ler sunması beklenirken iklim finansmanı, karbon piyasaları, uyum ve adil geçiş gibi başlıklarda politika ve uygulama araçlarının netleşmesi hedeflenmeli.

UN Global Compact de COP 30’a doğru giderken kamu ve özel sektörün birlikte hareket ederek yenilenebilir enerji yatırımlarını hızlandırması ve iklim hedefleriyle uyumlu ticaret, finansman ve altyapı planları geliştirmesi gerektiğini savunuyor. Bu kritik dönemde, iş dünyasının sürdürülebilirlik taahhütlerini somut etki ve yenilikle desteklemesi çağrısında bulunuyor. UN Global Compact Türkiye olarak programlarımız, eğitimlerimiz ile şirketlerin sürdürülebilirlik taahhütlerini gerçekleştirmelerine destek vermeye; somut, uygulanabilir adımların hayata geçirilmesini kolaylaştıracak araçlar sunmaya ve işbirliğini güçlendirecek diyalog ortamları oluşturmaya devam edeceğiz.

UN Global Compact Türkiye

Zeytincilik

Türkiye Zeytinciliği İklim Krizini Nasıl Yaşıyor?

Türkiye Zeytinciliğinde İklim Değişikliğine Uyum ve Yeşil Dönüşüm başlıklı yeni bir rapor, iklim değişikliğinin Anadolu’daki zeytin ve zeytinyağı üretim süreçlerine etkilerini, Türkiye’de zeytincilik ekosistemindeki aktörlerin iklim değişikliği ve Avrupa Yeşil Mutabakatı özelindeki farkındalıklarını, tutum ve davranışlarını ortaya koyuyor.

Zeytin ağacı varlığı ve üretim kapasitesi açısından dünyada ön sıralarda yer alan Türkiye’de zeytin ağacı sayısı 200 milyonu, toplam zeytinlik alanlar ise yaklaşık 850.000 hektarı aşıyor. Bugün yaklaşık 400.000 ailenin geçimlik ekonomisini oluşturan zeytin üretimi ve zeytinlik alanlarımız insan kaynaklı tehditlerin yanı sıra küresel iklim değişikliğine bağlı aşırı hava olayları, ani sıcaklık değişimleri, su stresi, beklenmeyen don olayları ve hastalıkların şiddetli gelişimi gibi etkenler nedeniyle ekolojik ve ekonomik açıdan kırılgan durumda. İklim krizinin insan kaynaklı tehditlerle el ele vererek zeytin ve zeytinyağı üretimi üzerinde ciddi baskı oluşturduğu günümüzde hazırlanan Türkiye Zeytinciliğinde İklim Değişikliğine Uyum ve Yeşil Dönüşüm raporu Türkiye’de zeytinciliğin mevcut durumunu gözler önüne seriyor.

Altı Ana Zeytin Üretim Bölgesinde Anket Çalışması Yapıldı

Rapor, Proje Evi Kooperatifi tarafından Avrupa Birliği’nin (AB) desteğiyle Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi (UZZK) ve Slow Food ortaklığında yürütülen Anatolivar-Anadolu’da Zeytin Üreticisi Toplulukların Güçlendirilmesi Projesi kapsamında proje iştirakçisi Yerküre Yerel Çalışmalar Kooperatifi’yle işbirliği içinde hazırlandı.  Çalışma kapsamında Marmara’dan Güneydoğu Anadolu’ya altı ana zeytin üretim bölgesinde zeytin ve zeytinyağı üreticileri, işletmeler, ilgili kamu kurumları, sivil toplum kuruluşları ve akademisyenlerle yüz yüze görüşmeler yapıldı, kapsamlı bir anket çalışması gerçekleştirildi.

zeytin raporu

Rapordan öne çıkan başlıklar şu şekilde:

Üreticilerin İklim Değişikliğine Uyum Kapasiteleri Geliştirilmeli

İklim krizine bağlı yaşanan artan sıcaklıklar, düzensiz yağış rejimleri, beklenmeyen don olayları ve su kaynaklarının azalması gibi sorunların üretimde ciddi dalgalanmalara yol açarak sektörün ekonomik sürdürülebilirliğini tehdit ettiği görülüyor. Katılımcıların çoğunluğu iklim değişikliğinin etkilerini büyük oranda fark edip deneyimliyorlar ancak kavramsal olarak tanımlamakta zorlanıyorlar. Özellikle üreticiler, karşılaştıkları iklim olaylarını bireysel deneyimleriyle sınırlı bir şekilde değerlendirirken insan kaynaklı iklim krizini içselleştirmekte sıkıntı yaşıyorlar. Bu noktada özellikle üreticilerin iklim değişikliğine uyum kapasitelerinin geliştirilmesi yönünde çalışmalar yapılmasına ihtiyaç olduğunu söylemek mümkün.

Yerel Zeytin Çeşitlerinin Korunmalarında Güçlükler Var

Bölge ve yörelere özgü yerel zeytin çeşitlerinin, genetik yapıları nedeniyle iklim krizine kısmen dirençli olmalarına rağmen ekonomik sebepler ve piyasa koşullarının baskısı nedeniyle korunmaları ve yaygınlaştırılmalarında güçlükler olduğu görülüyor. Bu noktada sektörde yerel zeytin çeşitlerinin korunması ve ekonomik değerlerinin artırılması için Ar-Ge faaliyetlerinin desteklenmesi ve teşvik mekanizmalarının güçlendirilmesi önemli. Bununla birlikte son yıllarda yerel çeşitlere olan ilginin özellikle coğrafi işaret sertifikası ve markalaşma stratejileri bağlamında artmaya başladığı ve bazı bölgelerde yerel çeşitlerin korunması ve yaygınlaştırılmasına yönelik bir çabanın da olduğu görülüyor.

Bir Dönüşüm Gerekli

Türkiye’de zeytincilik sektöründe iklim değişikliğine uyum sağlanması ve sürdürülebilirliğin güçlendirilmesi için üretimden pazarlamaya, işleme süreçlerinden tüketiciye ulaşma aşamalarına kadar geniş bir dönüşüm gerektiği bu çalışmada ortaya konuyor. Ancak bu dönüşümün, zeytin ağacının kültürel ve ekonomik değerlerinin koruyan ve yeşil dönüşümü temel alan bir perspektif üzerine kurulması önem taşıyor.

AYM ve Hedefleri Hakkında Farkındalık Sınırlı

Avrupa Yeşil Mutabakatı (AYM), çevre koruma hedeflerini aşarak sürdürülebilir kalkınma ve ekonomik dönüşümü de içeren, karbon emisyonlarının azaltılması, kaynak kullanımının optimize edilmesi ve tarım sektörünün dayanıklılığının artırılması gibi hedefleri barındıran geniş kapsamlı bir strateji sunuyor. Ancak çalışma sonucunda zeytin ve zeytinyağı sektöründeki aktörlerin Avrupa Yeşil Mutabakatı ve hedefleri hakkındaki farkındalıklarının sınırlı olduğu görülüyor.

Toprak Yönetimi ve Agroekolojik Yöntemler Benimsenmeli

Araştırmanın ortaya koyduğu üzere toprak yönetimi ve agroekolojik yöntemlerin benimsenmesi, iklim değişikliğine karşı sektörel dirençliliği artırmanın önemli yolları arasında yer alıyor. Kompost kullanımı, örtü bitkileri ve minimal toprak işleme yöntemleri ile zararlılarla mücadelede biyolojik yöntemlerin yaygınlaştırılması üretimdeki riskleri azaltırken ekosistem hizmetleri de sağlıyor. Ayrıca enerji verimliliğinin sağlanması ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılması yoluyla zeytinyağı üretim tesislerinin sürdürülebilirliğini artırmak mümkün.

Guterres k

Guterres: “Küresel Bir Kalkınma Acil Durumuyla Karşı Karşıyayız”

Birleşmiş Milletler’in (BM) New Yok Merkezi’nde süren Üst Düzey Siyasi Forum’da konuşan BM Genel Sekreteri Guterres, her yıl yayımlanan güncel Sürdürülebilir Kalkınma Raporu’na işaret ederek “ Olmamız gereken yerde değiliz. SKAların yalnızca %35’i doğru yolda veya orta düzeyde ilerleme kaydediyor. Neredeyse yarısı çok yavaş hareket ediyor ve %18’i tersine gidiyor” dedi.

Sibel BÜLAY[email protected]

Üst Düzey Siyasi Forum (High Level Political Forum-HLPF), 14 Temmuz günü BM’nin New York Merkezi’nde başladı. 23 Temmuz’a kadar sürecek toplantıda, daha önceden belirtilmiş olan Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın (SKA) durum değerlendirmeleri yapılıyor. Bu yıl görüşülen amaçlar ise şunlar: SKA-3 (Sağlık ve Kaliteli Yaşam), SKA-5 (Toplumsal Cinsiyet Eşitliği), SKA-8 (İnsana Yakışır İş ve Ekonomik Büyüme), SKA-14 (Sudaki Yaşam) ve SKA-17 (Amaçlar için Ortaklıklar).

forum k

“Olmamız Gereken Yerde Değiliz”

Her yıl HLPF’in ilk gününde o yılın Sürdürülebilir Kalkınma Raporu yayımlanıyor ve bu yıl raporun lansmanını BM Genel Sekreteri Antonio Guterres yaptı. Konuşmasına başarıları vurgulayarak başlayan Guterres, “Dünya nüfusunun yarısından fazlası sosyal koruma altında. Bu 10 yıl öncesine göre önemli bir artış. Eğitime erişim artmayı sürdürdü ve daha fazla kız çocuğu okula devam ediyor. Çocuk evlilikleri azalıyor. Gelişmekte olan ülkelerin öncülüğünde yenilenebilir enerji kapasitesi artıyor. Hükümetlerde, işletmelerde ve toplumda kadınların temsili artıyor ama açık konuşalım: Olmamız gereken yerde değiliz. SKA’ların yalnızca %35’i doğru yolda veya orta düzeyde ilerleme kaydediyor. Neredeyse yarısı çok yavaş hareket ediyor ve %18’i tersine gidiyor” dedi.

“Acilen, Birlik İçinde Hareket Etmemiz Gerekiyor”

Ardından en büyük sorunları sıralayan Guterres şunları söyledi: “Küresel bir kalkınma acil durumuyla karşı karşıyayız. 800 milyondan fazla insan aşırı yoksulluk içinde yaşıyor. Yanı sıra iklim krizinin ve gelişmekte olan ülkelerin borç yükü altında eziliyor. Ve az gelişmişliğin neden olduğu çatışmalar, savaşlar… Sürdürülebilir kalkınmanın yol haritası gıda, yeşil enerji, dijital erişim, eğitim, istihdam ve iklimden geçiyor. Rapor, sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin hâlâ ulaşılabilir olduğunu gösteriyor ancak bunun için acilen, birlik içinde hareket etmemiz gerekiyor.”

Türkiye Göstergeleri

Sürdürülebilir Kalkınma ve Türkiye

Raporda her ülkenin SKA’lara erişim durumu değerlendirilmiş. Tablo Türkiye’nin durumunu da ortaya koyuyor. 17 hedef ve 169 alt hedef incelendiğinde Türkiye, hedeflerin %44,4’üne ulaşma yolunda. Hedefe ulaşma yolunda olan üç amaç, SKA1: Yoksulluğa Son, SKA4: Nitelikli Eğitim ve SKA8: İnsana Yakışır İş ve Ekonomik Büyüme. Amaçların %27,8’inde sınırlı ilerleme var. Amaçların %27,8’i kötüye gidiyor. Türkiye’de SKA13 İklim Eylemi de kötüye gidiyor.

Türkiye değerlendirmesine buradan ulaşabilirsiniz.

Sibel Bülay

Akıllı Şehirler Danışmanı | Yaşanabilir Kentler

Futbol

Dünya yarım milyar Futbol Sahası Kadar Sulak Alanını Kaybetti

Yeni yayımlanan bir rapor, 1970’ten bu yana turbalık alan, nehir ve göl gibi tatlı su ekosistemleriyle mangrov ve mercan resifleri gibi kıyı deniz ekosistemlerini barındıran sulak alanların yaklaşık %22’sinin yok olduğunu, yani dünya genelinde 411 milyon hektar sulak alanın kaybedildiğini ortaya koydu. Bu ise yarım milyar futbol sahası büyüklüğünde bir alana denk geliyor.

Sulak Alanların Korunması Sözleşmesi (Ramsar Sözleşmesi) Sekreteryası’nın yeni yayımladığı rapora göre; balıkçılık, tarım ve sel kontrolünü destekleyen sulak alanların küresel ölçekte yok olması 2050 yılına kadar 39 trilyon dolarlık ekonomik faydanın kaybedilmesi anlamına gelebilir.

Sulak Alanlar Benzersiz Bir Hızla Yok Oluyor

Arazi kullanımındaki değişiklik, kirlilik, tarımsal genişleme ile beraber istilacı türler, yükselen deniz seviyeleri ve kuraklık gibi iklim değişikliğinin etkileri gibi baskılar, sulak alanlara zarar veriyor. 1970’ten bu yana turbalık alan, nehir ve göl gibi tatlı su ekosistemleriyle mangrov ve mercan resifleri gibi kıyı deniz ekosistemlerini barındıran sulak alanların yaklaşık %22’sinin yok olduğunu ortaya koyan çalışma, bu yok oluş hızının herhangi bir ekosisteme kıyasla en hızlı kayıp olduğuna da vurgu yapıyor.

“Kaybın Boyutu Görmezden Gelebileceğimizin Çok Ötesinde”

Raporun başyazarı Hugh Robertson, “Kaybın ve bozulmanın boyutu görmezden gelebileceğimizin çok ötesinde” dedi. Raporda, kalan sulak alanlara yönelik tehditlerin bertaraf edilmesi için yıllık 275 milyar ila 550 milyar dolar arasında yatırım yapılması gerektiği belirtildi. Rapora göre dünya genelinde 411 milyon hektar sulak alan kaybedildi. Bu, yarım milyar futbol sahası büyüklüğünde bir alana denk geliyor. Geriye kalan sulak alanların dörtte biri ise bozulmaya yüz tutmuş durumda.

Sulak Alanlar Çeşitli Faydalar Sağlıyor

Sulak alanların ekonomik faydaları arasında sel kontrolü, su arıtımı ve karbon depolama yer alıyor. İklim değişikliği nedeniyle su seviyelerinin yükselmesi ve tropikal fırtınalar ile kasırgaların şiddetlenmesiyle bu faydalar daha da önem kazanıyor. Ayrıca balıkçılık ve tarım sektörünü destekliyor ve kültürel faydalar sağlıyor.

Rapor, ekosistemin korunmasına öncülük etmek amacıyla 1971 yılında 172 ülkenin imzaladığı küresel bir anlaşma olan Ramsar Sözleşmesi’nin taraflarının Zimbabve’nin Victoria Şelaleleri’nde yapılacak toplantısından bir hafta önce yayımlandı.

Çin, Rusya ve ABD’nin de aralarında yer aldığı grup her üç yılda bir toplanıyor ancak tüm ülkelerin toplantıya delege gönderip göndermeyeceği henüz belli değil. Raporda, sulak alanların bozulmasının özellikle Afrika, Latin Amerika ve Karayipler’de ciddi boyutlarda olduğu ancak Avrupa ve Kuzey Amerika’da kötüleştiği belirtildi. Zambiya, Kamboçya ve Çin gibi ülkelerde halihazırda rehabilitasyon projeleri yürütülüyor.

Hazırlıkçılar

Hazırlıkçılar: Kriz Çağında Bireysel Direniş

Felaket senaryolarına yönelik sığınaklar, son zamanlarda ünlüler için bir statü sembolü haline bile gelmiş durumda. Mark Zuckerberg, Kim Kardashian ve Post Malone gibi ünlülerin felaket sonrası barınma için yatırım yaptıkları söyleniyor. Covid sonrası dönemde ve özellikle 2025’te yeniden gündeme gelen tedarik krizi korkularıyla birlikte hazırlıkçı olmak artık daha normal hatta kabul edilebilir bir hale geldi.

Prof. Dr. Ahu ERGEN, Bahçeşehir Üniversitesi Uluslararası Ticaret ve İşletmecilik Bölüm Başkanı, [email protected]

Dünyanın çeşitli bölgelerinde savaş nedeniyle artan can kayıpları, nükleer silahların kullanılma tehdidinin hissedilmesi ve yeni bir pandemiye dair korkular, İngilizce “preppers” olarak bilinen “hazırlıkçıların” başta İngiltere ve ABD olmak üzere pek çok ülkede sayılarının artmasına neden oldu. Bu bireyler, siyasi huzursuzluklar ve ülkeler arası gerilimler arttıkça en kötü senaryoya karşı hazırlıklarını yapıyorlar. Acil durumlara, felaketlere veya toplumsal çöküşe karşı kapsamlı çözümler geliştiriyorlar. Kimi zaman gıda, araç-gereç ve silah stoklayan, yer altına sığınaklar inşa eden ve en zorlu koşullarda hayatta kalmak için kendilerini eğiten hazırlıkçılar, sosyal medyada bir araya geliyor, sayıları artıyor. Örneğin felaket senaryolarına yönelik sığınaklar, son zamanlarda ünlüler için bir statü sembolü haline bile gelmiş durumda. Mark Zuckerberg, Kim Kardashian ve Post Malone gibi ünlülerin felaket sonrası barınma için yatırım yaptıkları söyleniyor. Covid sonrası dönemde ve özellikle 2025’te yeniden gündeme gelen tedarik krizi korkularıyla birlikte hazırlıkçı olmak artık daha normal hatta kabul edilebilir bir hale geldi.

AKUT’tan Dr. Çağlar Akgüngör “Dünyanın sonuna hazır mısınız” başlıklı makalesinde “hazırlıkçıları” marjinallikle suçlamadan önce her gün “maruz kaldığımız” popüler kültürde baskın olan “uygarlığın sonu” temasının ne kadar sık işlendiğini hatırlatıyor. Bir zamanlar ancak askerleri ve belirli meslek mensuplarını ilgilendirebilecek “hayatta kalma” (survival) konusunun yalnızca ABD’de değil, Türkiye dahil pek çok ülkede nasıl popülerleştiğini hatırlatıyor ve “Tercihimiz dünyanın sonu senaryolarına karşı değil ancak bilimsel olarak saptanan afet risklerine karşı yapılan, tüm toplumu kapsayan ve risklerin azaltılmasıyla başlayan hazırlık olmalıdır” diye ekliyor.

Kimi hazırlıkçılar ise tüketim alışkanlıklarından uzaklaşıyor, kentsel yaşamı terk edip kırsala yerleşiyor, dijital sistemlere bağımlılığını azaltıyor ve modern teknolojiye mesafe koyuyor. Buradaki motivasyon ise olası bir sistem çöküşüne karşı bugünden hazırlık yapmaktır.

Hazırlıkçıların Motivasyonu Nedir?

Işıl Alban ve Burcu Arkan’ın araştırmasına göre, hazırlıklı olma motivasyonu, sıradan kişisel kaygılardan, küresel felaket senaryolarına kadar uzanıyor. Hazırlık, bu bireyler için istikrarsız bir dünyada güvenlik duygusu yaratmanın bir yolu (Alban, I., & Arkan, B. (2025). Psychometric Properties of Turkish Post-Apocalyptic and Doomsday Prepping Beliefs Scale in Turkey. Journal of religion and health, 64(2), 1439-1458). Temelde hazırlık yapmak (prepping), istikrarsız olduğu düşünülen bir dünyada kontrol duygusu arayışını yansıtır. Doğal afetler, pandemiler, ekonomik krizler ve jeopolitik gerginlikler gibi olaylar, devletlerin ve tedarik zincirlerinin kırılgan olduğunu düşünen hazırlıkçıların kaygılarını artırır. Bu bireyler genellikle öngörü, bireysel sorumluluk ve dayanıklılık gibi değerlere önem verirler. Bu da onları krizler karşısında edilgen değil, etkin bir konuma getirir. Psikolojik açıdan bakıldığında, hazırlık davranışı bazen gelecek kaygısından kaynaklansa da aynı zamanda sağlıklı bir başa çıkma mekanizması olabilir. Bazı insanlar için hazırlıkçı olmak bir amaç ve düzen duygusu sağlayarak çaresizlik hissini azaltır. Ancak aşırıya kaçtığında, özellikle komplo teorileri veya yanlış bilgilerle beslendiğinde, paranoya ya da takıntılı davranışlarla da kesişebilir. Kültürel olarak hazırlıkçı olmak oldukça çeşitlidir. Bazı toplumlarda devlet politikalarıyla desteklenen bir norm haline gelmişken (örneğin İsviçre’nin sivil savunma sistemleri) bazı yerlerde daha çok marjinal bir hayatta kalma kültürüyle ilişkilendirilir. İnternet, hazırlıkçı topluluklarını güçlendirmiş; bilgi paylaşımını kolaylaştırırken aynı zamanda korkuya dayalı söylemlerin yayılmasına da zemin hazırlamıştır.

Kimi kaynaklarda, bireysel olarak felaket hazırlığına gösterilen bu ilginin, afet eğitiminin topluluk temelli yaklaşımdan daha çok bireyselleşmiş ve özelleştirilmiş bir yaklaşıma kaydığını ifade eder. Devlet kurumları ve sivil toplum kuruluşları (STK) felaket sonrası toplulukları koruma ve yeniden inşa etme amacıyla kamu sağlığına odaklanırken hazırlıkçılar, sivil toplumun çöküşü sonrası hayata hazırlanır ve kişisel hayatta kalmayı, toplumsal dayanışmadan daha fazla önemserler.

Hayatta kalma ya da bireysel felaket hazırlığı konularında akademik çalışmaların azlığına rağmen bu konu popüler kültürde giderek daha fazla ilgi görüyor. Hazırlıkçılar yalnızca gıda ve malzeme stoklayan kişiler değil; aynı zamanda risklere karşı zihinsel, fiziksel ve stratejik dayanıklılık geliştirmeye çalışan bireylerdir. Bu bağlamda hazırlıkçı olma davranışı, yalnızca bir korku refleksi değil; bununla birlikte bir yaşam tarzı, direnç biçimi ve hatta bazıları için bir ideoloji haline geliyor.

Ancak bu bireysel yönelimin, toplumsal dayanışma ve kolektif afet hazırlığı gibi daha kapsayıcı çözümleri ikinci plana atmaması gerekir. Felaketlere karşı sadece bireysel değil, aynı zamanda toplumsal ölçekte hazırlıklı olmanın önemi göz ardı edilmemelidir. Dolayısıyla hem bireylerin hem de toplumların afetlere karşı daha bilinçli, sistemli ve bilim temelli hazırlıklar yapması, yalnızca hayatta kalmayı değil, birlikte yaşamı da mümkün kılacaktır.

Prof. Dr. Ahu Ergen

Bahçeşehir Üniversitesi Uluslararası Ticaret ve İşletmecilik Bölüm Başkanı | Sürdürülebilir Marka, Sürdürülebilir Tüketim, Döngüsel Ekonomi

Mücadele

İklim Kanunu Adil ve Etkili Bir Mücadele Aracı Olmaktan Uzak

TEMA Vakfı tarafından yapılan açıklamada, Türkiye’nin ilk İklim Kanunu’nun iklim krizine karşı adil ve etkili bir mücadele aracı olmaktan uzak kaldığı belirtildi. Açıklamada kanunun, iklim krizine karşı seragazı azaltım ve uyum politikalarını güçlendirmektense Emisyon Ticaret Sistemi’ni yasal zemine oturtmayı öncelik haline getirdiği, toplumsal adalet ve iklim adaleti hedeflerinin ise geri planda bırakıldığı ifade edildi.

Türkiye’nin ilk “İklim Kanunu” olma niteliğini taşıyan teklif, şubat ayında komisyondan geçerek Meclis’e sunulduktan sonra nisan ayında geri çekilmiş; daha katılımcı ve şeffaf bir sürecin işletileceği vaadi ile yeni kurulacak bir komisyona getirileceği kamuoyuna duyurulmuştu. Ancak toplumun tüm kesimlerini ilgilendiren bu kritik yasal düzenleme süreci için verilen katılımcılık sözü tutulmadı. İklim alanında çalışan sivil toplum kuruluşları, yerel yönetimler ve konu uzmanları sürece anlamlı bir biçimde dahil edilmeden teklif, haziran ayında doğrudan Meclis Genel Kurul gündemine alındı.

Toplumsal Adalet ve İklim Adaleti Hedefleri Geri Planda Bırakıldı

2-3 Temmuz tarihlerinde TBMM Genel Kurulu’nda görüşülen ve kabul edilen kanun, iklim krizine karşı seragazı azaltım ve uyum politikalarını güçlendirmekten ziyade, temiz havayı alınıp satılabilen bir meta haline getiren Emisyon Ticaret Sistemi’ni (ETS) yasal zemine oturtmayı öncelik haline getirdi. Bu sistemle şirketlere yeni kazanç alanları açılırken, toplumsal adalet ve iklim adaleti hedefleri geri planda bırakıldı.

“Katılımcı ve Şeffaf Bir Süreç İşletilmedi”

TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, yasanın bir “İklim Kanunu” değil, bir “Emisyon Ticaret Sistemi Kanunu” niteliği taşıdığına işaret ederek “Toplumun ve doğanın geleceğini ilgilendiren böylesine kritik bir yasanın hazırlık sürecinde, ne yazık ki katılımcı ve şeffaf bir süreç işletilmedi. İklim krizinin olumsuz etkilerini azaltmaya yönelik bütüncül ve bilim temelli bir çözüm haritası yerine, ekonomik kaygıları önceleyen dar bir çerçeve sunuldu. Sonuç, toplumu ve doğayı değil, emisyon ticaretini önceliklendiren bir yasa oldu” şeklinde konuştu.

“Paris Anlaşması’nın Ruhuyla da Çelişiyor”

Kanunun bu hali ile bilimsel gerçekleri gözetmediğine dikkat çeken Ataç, “Bu yaklaşım, Paris Anlaşması’nın ruhuyla da çelişmektedir. Paris Anlaşması ile belirlenen, küresel sıcaklık artışını 1,5°C ile sınırlandırma hedefi, Türkiye’nin de taraf olduğu en önemli uluslararası taahhütlerden biridir. Ancak, kabul edilen İklim Kanunu’nda bu kritik hedefe açık bir şekilde yer verilmedi; 2053 yılı net sıfır emisyon hedefi dahi bağlayıcı bir hüküm olarak tanımlanmadı” dedi. Dünya genelinde birçok iklim yasasının, bu tür hedefleri açık, net ve denetlenebilir biçimde içerdiğini, Türkiye’nin İklim Kanunu’nun ise bu yönüyle bilimsel gerçeklerle ve taraf olduğu uluslararası anlaşmalarla çeliştiğini belirtti.

Fosil Yakıtlardan Çıkış ve Adil Geçiş Yok Sayıldı

Yasanın en çarpıcı eksikliklerinden bir diğeri de fosil yakıtlardan çıkışa dair net bir yol haritası sunulmaması oldu. Oysa insan faaliyetleriyle birlikte olumsuz etkileri gitgide artan iklim krizine karşı etkin mücadele, fosil yakıt kullanımının aşamalı olarak azaltılmasını zorunlu kılıyor.

Ayrıca iklim krizi ile toplumdaki sosyal eşitsizlikler derinleşirken kadınlar, çocuklar, çiftçiler, emekçiler ve yoksullar gibi en kırılgan grupların korunması hayati önem taşıyor. Ne yazık ki, kanunda bu grupların ihtiyaçlarına yönelik de somut bir güvence bulunmuyor.

Kanun Sermayeyi Önceliklendiriyor

Tüm bunların yanında, ETS gelirlerinden sadece %10’unun kimseyi geride bırakmayacak, başta işçiler, aileleri ve yöre halkını kapsayan adil geçiş uygulamalarına ayrılması ise kanunun yurttaşları değil, sermayeyi önceliklendirdiğini açıkça gösteriyor.

Tüm bu düzenlemelerin doğayı ve toplumu korumak için oldukça yetersiz kaldığını vurgulayan Ataç, “İklim krizinin olumsuz etkilerine karşı atılması gereken adımlar, bilimsel gerçeklerle uyumlu ve toplumun tüm kesimlerinin ihtiyaçlarını gözeten bir yaklaşımla şekillenmeli. İklim Kanunu ise fosil yakıtlardan çıkış ve adil geçiş gibi hayati konuları gözetmiyor. Üstelik kanunda tüm bu faaliyetleri izleyecek ve denetleyecek bağımsız bir denetleme kuruluşu da yer almıyor” şeklinde konuştu.

“Beklentimiz Kanunun Anayasa Mahkemesi’nden Dönmesidir”

Ataç, daha yaşanabilir bir gelecek için tüm doğal varlıklarımızın korunmasının ve kamu yararının her şeyin önünde tutulmasının şart olduğunu vurgulayarak şunları söyledi: “İklim Kanunu ile kaybeden doğa ve insan oldu. TEMA Vakfı olarak bu kanunun, doğayı ve toplumu koruyacak adımlar içermediğini, bilimsel temele dayanmayan, katılımcı olmayan ve toplumsal adalet ilkelerini göz ardı eden bir düzenleme olduğunu düşünüyoruz. Bu haliyle kanun, Türkiye’nin iklim krizine karşı etkin ve bütüncül bir mücadele yürütmesini engelleme riski taşıyor. Beklentimiz, bu büyük eksiklikleri barındıran kanunun, daha fazla zarara yol açmadan Anayasa Mahkemesi’nden dönmesidir.”

Kolektif

Yeşil İklim Fonu’ndan Kolektif İklim Eylemi için Yeni Yatırım

Paris Anlaşması’nın kritik bir unsuru olan Yeşil İklim Fonu (GCF), çoğunluğu Asya ve Afrika’da bulunan 17 proje için yaklaşık 1,2 milyar dolar ayırma planını onayladı. GCF Eş Başkanı Nafo, “Kolektif iklim eylemine her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulan bir zamanda, GCF görevini yerine getirmek için harekete geçiyor” dedi.

Dünyanın en büyük çok taraflı iklim fonu olan Yeşil İklim Fonu (GCF), çoğunluğu Asya ve Afrika’da bulunan 17 proje için yaklaşık 1,2 milyar dolar ayırma planını onayladı. Paris Anlaşması’nın kritik bir unsuru olan GCF, gelişmekte olan ülkelerin düşük emisyonlu ve iklime dirençli Ulusal Katkı Beyanı (NDC) hedeflerini belirlemeleri ve bu hedefleri hayata geçirmelerini desteklemekle görevli.

Karar, ticaret savaşları, çatışmalar ve ABD Başkanı Donald Trump’ın okyanus ötesi yardımları büyük oranda kestiği bir dönemde iklim finansmanı hacminin azalmasından endişe edilen bir dönemde geldi.

OECD’nin haziran ayındaki bir raporu da aslında bu endişelerin ne denli haklı olduğunu gösteriyor. Çalışmaya göre, resmi kalkınma yardımı 2024’teki %9’luk düşüşün ardından bu yıl %17 düşebilir.

“Kolektif İklim Eylemine Her Zamankinden Daha Fazla İhtiyaç Duyulan Bir Zaman”

GCF Eş Başkanı Seyni Nafo, “Kolektif iklim eylemine her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulan bir zamanda, GCF görevini yerine getirmek için harekete geçiyor” değerlendirmesinde bulundu.

Kaynaklarını gelişmekte olan ülkelerdeki düşük emisyonlu ve iklime dayanıklı proje ve programlara tahsis eden GCF, iklim değişikliğinin etkilerine karşı oldukça savunmasız olan toplumların, özellikle de En Az Gelişmiş Ülkeler (LDC’s), Küçük Ada Devletleri (SIDS) ve Afrika Devletleri’nin ihtiyaçlarına özellikle önem veriyor.

GCF’nin planı ayrıca 10 ülkede yeşil tahvil piyasalarını genişletme girişimlerini de içeriyor. Yeşil tahvil piyasaları ile şirketler, iklim değişikliğini sınırlayan veya çevreye başka faydalar sağlayan projeler için sermaye toplayabiliyor.