Ekin Gündüz Özdemirci ve Nurten Bayraktar, EkoFilm Sürdürülebilir Yapım Platformu’nun kurucuları. Platform, film ve medya sektöründe üretim süreçlerini daha çevre dostu hale getirmekle birlikte üretilen içerikler aracılığıyla çevresel farkındalığı güçlendirmeyi amaçlıyor. Sabancı Vakfı 16. Sezon Fark Yaratanları’ndan olan Özdemirci ile Bayraktar, istatistikçi W. Edwards Deming’in “Ölçemediğiniz etkiyi yönetemezsiniz” sözüne işaret ediyor. Etkisi yüksek olanın sorumluluğunun da daha fazla olduğunu vurgulayan Özdemirci ile Bayraktar, “Sektörün en güçlü araçlarından biri etki potansiyeli. ‘Daha yeşil’ olmak yalnızca kamera arkasında değil; anlatılan hikayelerde, gündelik tercihlerde ve seyircinin bağ kurduğu karakterlerin davranışlarında da bu duyarlılığın yer bulmasıyla mümkün. Gerçek dönüşüm, üretim süreçleriyle anlatının birlikte değişmesiyle gerçekleşiyor” diyor.
Dr. Barış DOĞRU
EkoFilm: Sürdürülebilir Yapım Platformu’nun kurucularısınız. Öncelikle ne yapıyor bu platform ve neden böyle bir işe kalkıştınız?
Ekin: EkoFilm Platformu, film ve medya sektöründe üretim süreçlerini daha çevre dostu hale getirmeyi ve üretilen içerikler aracılığıyla çevresel farkındalığı güçlendirmeyi amaçlayan bir sivil toplum girişimi. Platform olarak strateji geliştirme, araştırma, eğitim ve farkındalık çalışmaları yürütüyoruz.
Yaklaşık 10 yıldır akademide ve sivil toplum alanında film, medya ve sürdürülebilirlik kesişiminde çalışıyorum. Farklı ülkelerde sürdürülebilir film yapımı, ekolojik temsiller ve sanat-ekoloji ilişkisi üzerine araştırmalar yaptım; çeşitli sosyal projelerde ve bir dönem Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’nin İzmir organizasyonunda yer aldım. Dünyada bu alanda hızlı bir dönüşüm yaşanırken, Türkiye’de konunun çoğunlukla bireysel çabalarla sınırlı kaldığını görmek beni bu birikimi paylaşmaya ve daha kolektif bir yapı kurmaya itti. Bu fikirle yola çıktım, Nurten’le paylaştım ve British Council’in bir fonuna başvurduk. EkoFilm Platformu, British Council destekli Film ve Medya Sektörlerinde Çevresel Sürdürülebilirlik için Birleşmek projesiyle birlikte hayata geçti.

Nurten: Edebiyat ve sinema ekseninde çevreci felsefe üzerine yürüttüğüm araştırmalar sırasında Ekin’le yollarımız kesişti. Özellikle hikaye anlatıcılığının davranış değişikliğini teşvik etme ve iklim krizi konusunda farkındalık yaratma potansiyeline odaklanıyorum. Film ve medya sektörleri bu açıdan son derece kritik bir konumda. Ancak sektörde gerçek ve kalıcı bir dönüşüm için bilimsel araştırmalara dayalı bilgi üretimine olduğu kadar kapasite geliştirmeye de ihtiyaç var. Bu farkındalıkla EkoFilm’i bilimi merkeze koyan ve işbirliğini esas alan bir platform olarak kurduk.
Film endüstrisinin çevresel ayakizi konusunda elimizde hangi bilgiler var? Türkiye için ayrı bir hesaplama var mı? Türkiye ve dünya karşılaştırması yapıldığında anlamlı bir sonuç çıkıyor mu?
Ekin: Film endüstrisinin çevresel etkisine dair elimizdeki veriler, ağırlıklı olarak Avrupa, Birleşik Krallık ve Kuzey Amerika’da yapılan araştırmalara dayanıyor. Bu çalışmalar, yapımın ölçeği, çekim süresi ve türüne göre değişmekle birlikte prodüksiyonların karbon salımı ve kaynak kullanımı hakkında genel bir çerçeve sunuyor. Yani bize bir referans noktası veriyor ama birebir her ülkeye uygulanabilir sonuçlar üretmiyor. Türkiye özelinde ise henüz kapsamlı ve sistematik bir çevresel ayakizi hesabı yok. Bu, EkoFilm Platformu olarak özellikle üzerine gitmek istediğimiz bir boşluk. Türkiye’de üretimin yoğunlaştığı alanlar, ana akım dizi sektöründeki uzun çekim süreleri, çalışma modelleri ve lojistik alışkanlıklar, Avrupa ya da Birleşik Krallık verileriyle kıyaslandığında çok farklı sonuçlar ortaya çıkarabilir. Bu nedenle Türkiye ve dünya karşılaştırması için yerel verilere dayalı bir hesaplama yapmak gerekiyor. Bilim temelli bir yaklaşımla, sahadan toplanan veriler üzerinden sektörün gerçek etkisini görünür kılmayı ve buradan Türkiye’ye özgü, uygulanabilir sürdürülebilirlik stratejileri üretmeyi hedefliyoruz.
Nurten: Hem yapım ölçeğinde hem de sektör genelinde anlamlı bir çevresel etki azaltım planı geliştirebilmek için veri analizi olmazsa olmaz. İstatistikçi W. Edwards Deming’in de ifade ettiği gibi “Ölçemediğiniz etkiyi yönetemezsiniz.” Etkisi yüksek olanın sorumluluğunun da daha fazla olduğunu görünür kılmak, adil ve etkili bir dönüşümün ön koşulu. Bu nedenle Türkiye’de film yapımına özgü hesaplama yapabilen bir araç geliştirdik ve herkesin kullanımına açık olarak sunuyoruz.
Bu hesaplamaların içinde TV ve tabii özel platformlar ve internet için yapılan dizi ve filmler dahil mi yoksa onlar ayrı mı hesaplanıyor?
Ekin: Bu hesaplamalar sinema filmleri, TV programları, belgeseller, diziler ve dijital platformlar için üretilen içerikler de dahil edilerek yapılıyor. Farklı yapım türleri ve ölçekleri üzerinden yapılan karbon ayakizi hesaplamaları genel bir tablo ortaya koyuyor. Sürdürülebilir film yapımının daha yaygın ve kurumsallaşmış olduğu ülkelerde bu alanı bir arada tutan çatı yapılar bulunuyor. Bu kurumların geliştirdiği sektöre özgü karbon ayakizi hesaplama araçları sayesinde sinema, televizyon ve dijital platform yapımları için düzenli veri toplanabiliyor. Böylece farklı formatları kapsayan, sektörün genel çevresel etkisini ortaya koyan daha bütüncül bir tablo elde ediliyor.
Toplam olarak bu sektörün en büyük ve önemli çevresel etkisi hangi alanda gerçekleşiyor? Yani bir önceliklendirme yapsanız, nereyi öne çıkarır ve hangi alanlarda hızlı olumlu bir etki yaratmaya kalkışırsınız?
Ekin: Şimdiye kadar yapılan araştırmalara göre genellikle yakıt tüketimi ve ulaşım hizmetleri en fazla çevresel etkiye neden olan alanlar olarak görünüyor. Setlerde enerji ihtiyacı çoğunlukla dizel jeneratörler aracılığıyla sağlanıyor, yoğun fosil yakıt tüketimine neden olan bu araçlar çevresel etkiyi en fazla artıran unsurların başında geliyor. Dünyada biyoyakıt alternatifleriyle veya yenilenebilir enerji destekli çalışan jeneratörler artık yaygınlaşmaya başladı, fakat çevre etkisini azaltmak için bunlardan daha verimli olan yöntem şebeke elektriği kullanmak. İç mekanlarda çekim için gerekli teknik ekipmanın enerji verimli olması ve bunu kaldıracak düzeyde elektrik altyapısı; dış mekanlarda da özellikle en fazla çekim yoğunluğunun olduğu yerlerde şebeke elektriğine kolay erişim sağlanması en etkili yöntemler. Türkiye’de stüdyolarda bile jeneratör kullanımı olduğunu biliyoruz, en azından bu gibi hazır mekanlarda şebeke elektriği kullanımına imkan veren altyapı sistemleri ve daha az enerji ihtiyacı olan LED lamba gibi araçların yaygınlaşması önemli bir çözüm sunar.
Diğer yandan her alanda önleme ve azaltım prensibi öncelikli olmalı; daha senaryo aşamasında bu bilinçle hareket edilirse yaratıcılığa engel olmayacak şekilde, hava yolu ulaşımını, genel olarak araç kullanımını ve atık üretimini azaltacak şekilde hikaye kurgulanabilir ve çekim planı buna göre yapılabilir.

Nurten: Ekin’in de belirttiği gibi, enerji tüketiminin yanı sıra atık yönetimi de sürdürülebilir yapımın temel başlıklarından biri. Özellikle plastik su şişesi, bardak gibi tek kullanımlık ürünlerin önlenmesi büyük önem taşıyor. Yeniden kullanılabilir malzemelerin tercih edilmesi yalnızca atık miktarını azaltmakla kalmıyor; ekibin daha sağlıklı ve güvenli bir ortamda çalışmasına da katkı sağlıyor. Şunu unutmamak gerekir: Çevreye verdiğimiz zararı azalttıkça aslında kendimize de fayda sağlıyoruz. Daha kaliteli, daha etik ve daha özenli bir çalışma ortamı yaratıyor; yaptığımız işe duyduğumuz saygıyı ve bağlılığı güçlendiriyoruz. Bu olumlu etkinin de görünür kılınması dönüşümün kalıcı olması açısından kritik bir nokta.
Tabii işin bir de diğer yüzü var. İklim değişikliği ve çevresel sorunlar da bu sektörü etkiliyor olmalı. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Ekin: Aşırı hava olayları, öngörülemez mevsim koşulları, yangınlar, sel ve kuraklık gibi durumların çekim takvimlerini, mekan seçimlerini ve bütçeleri giderek daha fazla zorlamaya başladığı söylenebilir. Bu ciddi bir üretim ve planlama riski yaratıyor.
Sürdürülebilirlik artık “iyi niyetli bir tercih” değil, sektörün devamlılığı ve dayanıklılığı için stratejik bir mesele haline geldi. Sürdürülebilirliği sadece çevresel etki üzerinden değil, adil ve güvenli çalışma koşullarını, fiziksel ve ruhsal sağlığı da kapsayan bütüncül bir dönüşüm olarak ele almak gerekiyor. Biz tam da bu yüzden sürdürülebilirliği bir yük ya da sınırlama olarak değil, sektörü geleceğe hazırlayan bir dönüşüm alanı olarak ele alıyoruz.
Nurten: Ekolojik kriz katmanlaştıkça temel yaşam ihtiyaçlarının öne çıktığı bir ortamda eğlence sektörü kolayca gözden çıkarılabilir. Aynı zamanda kriz ortamı belirsizlik ve gelecek kaygısı yaratarak hem bireylerin psikolojisini hem de hikayeleri etkiliyor, distopik anlatıları çoğaltıyor. Bu nedenle yalnızca sorunları göstermek değil, çözümlere odaklanmak da önemli. Sürdürülebilir ve etik üretim pratikleri, çevresel bir gereklilik olmanın ötesinde psikolojik bir ihtiyaç haline de geliyor; sorumluluk alan yapımlar aidiyet duygusunu, motivasyonu ve kolektif iyilik halini güçlendiriyor.
Günümüzün işaretleriyle yapım sektöründe yeşil dönüşüm mümkün müdür? Sektör çevresel etkilerini nasıl azaltabilir, farklı bir ifadeyle nasıl “daha yeşil” olabilir?
Ekin: Yol haritası aslında net ve küresel iklim eylemiyle paralel: Fosil yakıt tüketimini ve atık üretimini azaltmak. Önemli olan bunu set ölçeğinde somut uygulamalara dönüştürmek. Dizel jeneratörleri azaltmak, enerji verimli ekipmanlar kullanmak, ulaşımı daha iyi planlamak, dekor ve kostümde yeniden kullanım kültürünü geliştirmek ve atık yönetimini önleme–azaltma–yeniden kullanım ilkeleriyle ele almak bu dönüşümün temel adımları. Bunlar bugün birçok ülkede uygulanabilirliği kanıtlanmış pratikler.
Öte yandan sektörün en güçlü araçlarından biri etki potansiyeli. “Daha yeşil” olmak yalnızca kamera arkasında değil; anlatılan hikayelerde, gündelik tercihlerde ve seyircinin bağ kurduğu karakterlerin davranışlarında da bu duyarlılığın yer bulmasıyla mümkün. Gerçek dönüşüm, üretim süreçleriyle anlatının birlikte değişmesiyle gerçekleşiyor.

Nurten: Sektörün daha yeşil olabilmesi için iyi niyet kadar güçlü teşvik mekanizmalarına da ihtiyaç var. Çevresel etkisini ölçen ve azaltan yapımların fonlara erişimde, destek programlarında ve görünürlükte avantaj sağlaması bu dönüşümü hızlandırır. Veri temelli araçlar, eğitim ve kapasite geliştirme ile desteklenen bu teşvikler; sürdürülebilir uygulamaları bir “ekstra yük” olmaktan çıkarıp sektörün doğal bir parçası haline getirir. Bu nedenle platform olarak araştırma, eğitim ve uygulamaya bütüncül bir bakış açısıyla yaklaşıyoruz.
Daha sürdürülebilir bir gelecek için “sorumlu üretim” aşamasında yapım şirketlerine hangi sorumluluklar düşüyor? “Sorumlu tüketim” aşamasında ise izleyici nasıl bir rol üstlenebilir ve yapımcılardan hangi taleplerde bulunabilir? Bunun kanalları var mı, yaratılabilir mi?
Ekin: Daha sürdürülebilir bir gelecek için yapım şirketlerinin sorumluluğu yalnızca iyi niyetle sınırlı kalmamalı. Vicdani farkındalık önemli ama özellikle büyük ölçekli yapımlar için finansal destekler, vergi indirimleri ve fonlara erişimde sürdürülebilirlik kriterleri gibi somut teşvikler belirleyici oluyor. Bu noktada kamu kurumları, fon sağlayıcılar ve yayıncı kuruluşların alacağı kararlar kritik. Uluslararası ortak yapımlarla birlikte birçok ülkede sürdürülebilir yapım artık bir tercih değil, zorunluluk haline geliyor ve bu da tedarik zincirini daha sürdürülebilir alternatiflere yönlendiriyor.
“Sorumlu tüketim” tarafında ise izleyici önemli bir rol üstleniyor. Toplumsal cinsiyet ve temsil konularında olduğu gibi, çevre ve iklim alanında da izleyici bir talep ve denetim mekanizması oluşturabilir. Aşırı tüketimin yüceltilmesine, tek kullanımlık plastiklerin normalleştirilmesine ya da iklim krizinin yok sayılmasına tepki göstermek bu sürecin parçası. Yapımların çevre alanında çalışan sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği yapması ve bu duyarlılığı içeriklere ve tanıtım süreçlerine entegre etmesi anlatının gerçek hayattaki etkisini güçlendiriyor.
Hikayeniz ile fark yaratarak Sabancı Vakfı’nın 16. Sezon Fark Yaratanlarından oldunuz. Peki, bir platform olarak Fark Yaratanlar, sizin hikayenizde nasıl bir fark yarattı?
Ekin: Fark Yaratanlar hem güçlü bir görünürlük hem de önemli bir moral kaynağı oldu. EkoFilm Platformu’nu çoğu zaman sınırlı imkanlarla ama büyük bir inançla büyütmeye çalışıyoruz; bu süreçte Sabancı Vakfı’nın Fark Yaratanlar ağı içinde yer almak, doğru bir yerde durduğumuzu hissettirdi. Aynı değerleri paylaşan çok farklı alanlardan insanlarla yan yana gelmek, yalnız olmadığımızı görmek ve bu hikayenin daha geniş bir etki yaratabileceğini fark etmek gerçekten dönüştürücüydü.
Nurten: Sürdürülebilirlik tabii ki EkoFilm Platformu’nun da derdi! Henüz ikinci yılımızda, çabalarımızın böylesine prestijli bir program tarafından tanınması ve desteklenmesi şahane bir katkı. Fark Yaratanlar, EkoFilm’in yalnızca bir fikir değil; sektör genelinde dönüşüm yaratma potansiyeline sahip bir platform olduğunu görünür kılıyor. Bu destek sayesinde işbirliklerimiz genişledi, sürdürülebilir yapım pratiklerini daha fazla kişiye ulaştırma motivasyonumuz ve sorumluluğumuz güçlendi.








