#ekoIQ | Sürdürülebilirlik Hakkında Her Şey
COP31

COP31 Türkiye’de

COP31, büyük vaatlerin değil, sınırlı ama gerçekçi rollerin COP’u olmaya aday. Ne dünyayı kurtaracak bir sıçrama ne de tarihe geçecek bir devrim vadediyor. Ama belki de ilk kez, iklim diplomasisinin kendi sınırlarını fark ettiği bir ana işaret ediyor. Ev sahibi Türkiye, müzakereler başkanı Avustralya; ikisi de kusursuz değil ama tam da bu nedenle, tüm insanlık adına yükü birlikte taşımayı öğrenmek zorundalar.

Arif ERGİN, Yeşil Ekonomi ve İklim Finansmanı Uzmanı [email protected]

COP31’in Türkiye’de yapılacağı belli olunca pek çok arkadaşım, iki yıl önce ekoIQ’nun 109. sayısı için yazdığım “COP31 Kapadokya’da Gerçekleşir mi?” yazısını hatırlattılar. Gerçi o yazıda ben COP31 için Kapadokya’yı önermiştim ama ufak bir sapmayla ev sahibi ilimiz Antalya oldu. Ülkemiz ve dünya için hayırlı uğurlu olmasını diliyorum.

Bugün COP31’in Türkiye’de yapılacak olması ve müzakereler başkanlığının Avustralya tarafından üstlenilmesi heyecan verici mi? Evet. Önemli mi? Kuşkusuz. Ama asıl soru hâlâ aynı yerde duruyor: “Türkiye bu masaya yalnızca mekan mı sunacak yoksa anlam da katacak mı?”

İklim zirveleri çoğu zaman sayılarla hatırlanır. 1,5 derece, 2030 hedefleri, trilyon dolarlık finansman açıkları… Oysa COP’lar esas olarak sayıların değil, rollerin konuşulduğu platformlardır. Kimi masayı kurar kimi masayı yönetir; tıpkı dünyada da bazılarının yükün nasıl paylaşılacağını belirliyor olması bazılarınınsa yükü taşıması gibi. COP31’in Türkiye’de yapılacak olması ve müzakere başkanlığının Avustralya tarafından üstlenilmesi tam da bu nedenle basit bir görev paylaşımının çok daha fazlası gibi geliyor bana. Bu tercih, iklim diplomasisinin bugün geldiği eşiği gösteren sembolik bir mihenk taşı gibi adeta.

Yıllar önce COP31’in Türkiye’de yapılması gerektiğini ilk kez dile getirdiğimde, bu fikir pek çokları için gerçekçi değildi. Bugün Türkiye zirveye ev sahibi ve başkan olarak seçilirken, Avustralya ise müzakerelerin başkanı olarak belirlendi. Avustralya’yla birlikte Türkiye, aynı zirvenin iki temel rolünü paylaşarak sahneye çıkıyor. Bu durum COP tarihinde ilk kez oluyor; belki de bir paradigma değişiminin, artık yeni bir dil arandığının işareti olabilir.

COP zirvelerinde ev sahibi ülke mekanı ve atmosferi belirler; hangi konuların görünür olacağını, hangi tartışmaların yan koridorlarda kalacağını dolaylı biçimde şekillendirir. Müzakereler başkanı ise müzakerenin ritmini, metinlerin tonunu ve uzlaşının sınırlarını çizer. COP zirvelerine inancım azalsa da halen var olan iyimserliğimle bu konuya da iyi yanından bakıyorum: COP31’de bu iki rolün bilinçli biçimde ayrılması, gücün tek elde toplanmaması gerektiğine dair sessiz bir uzlaşmaya işaret ediyor olabilir.

Avustralya’nın müzakere başkanlığı bu açıdan özellikle dikkat çekici. Fosil yakıt ihracatıyla şekillenmiş bir ekonomi, güçlü kömür ve gaz lobileri, iç politikada sert iklim karşıtı dirençler… Avustralya, iklim masasına pek de “temiz sicille” oturan bir ülke değil. Türkiye’nin durduğu yer ise farklı ama en az onun kadar karmaşık. Ne klasik anlamda gelişmiş ülke kategorisinde ne de Küresel Güney’in düşük gelirli ülkeleriyle aynı sepette. İklim krizine tarihsel katkısı sınırlı, ancak etkilerine maruziyeti yüksek bir ülke. Pek çok konuda olduğu gibi nevi şahsına münhasır, hibrit bir konumda yer alıyor.

Bu iki ülkenin aynı COP’ta farklı ama tamamlayıcı roller üstlenmesi, COP31’i önceki tüm zirvelerden farklı olarak bir “suçlama ve sorumluluktan kaçma zirvesi” değil, bir sorumluluk paylaşımı zirvesi haline getirebilir. “Kim ne kadar kirletti?” sorusundan çok, “Kim neyi üstlenecek?” sorusunun öne çıkacağı bir döneme girilmesinin kırılma noktası olabilir.

Ev sahibi Türkiye açısından asıl mesele, resmi müzakere metinlerinden çok görünmeyen alanlarda yatıyor. Hangi başlıkların yüksek düzeyli diyalog olarak ele alınacağı, hangi coğrafyaların “özel oturum” başlığıyla anılacağı, hangi meselelerin teknik dipnot olmaktan çıkarılacağı… Akdeniz Havzası, Orta Doğu ve Karadeniz, iklim krizinin en kırılgan kuşaklarından olmalarına rağmen uzun süredir COP metinlerinde tali bir konumda duruyordu. COP31, Türkiye sayesinde bu coğrafyayı merkezi bir bağlama taşıma ihtimali barındırıyor.

Avustralya ve Türkiye’nin bu özel durumu, bana Yunan mitolojisinden bir kişilik olan “Atlas”ı hatırlatıyor. Atlas; insanüstü Devler ile Olymposlu Tanrılar arasında yaşanan iktidar savaşının sonunda Gökkubbe’yi omuzlarında taşımakla görevlendirilmiştir. Çoğu anlatıda bu bir güç gösterisi gibi sunulur. Oysa Atlas’ın yükü bir ayrıcalık değil, bir zorunluluktur. Göğü yere bırakma şansı yoktur; ama tüm insanlığın bekası için düşmesini de engellemek zorundadır. Bugünün iklim diplomasisinde de dünyayı kirleten Devler ve Tanrılarla birlikte bir de Atlas’lar var. Ne küresel süper güçler kadar rahat ne de en kırılgan ülkeler kadar görünmez olan, orta ölçekli aktörler onlar. Türkiye ve Avustralya, kendi coğrafyalarında sorumluluk üstlenen ülkelerden ikisiyken COP31’de bu görevi kürenin tamamı için üstleniyorlar.

COP31, tam da bu nedenle, büyük güçlerin yüksek perdeden konuştuğu bir zirve olmaktan çok, “orta güçler çağının” iklim diplomasisine nasıl yansıdığını gösteren bir eşik olabilir. ABD ile Çin arasındaki stratejik gerilim, Rusya endişesiyle Avrupa’nın içe kapanan iklim siyaseti ve Küresel Güney’in dağınık durumu düşünüldüğünde, COP31’in sessiz ama belirleyici bir rol oynaması ihtimali küçümsenmemelidir.

Elbette riskler de var. Avustralya’nın iç siyasi dengeleri, Türkiye’nin jeopolitik yükü ve bölgesel gerilimleri, COP31’i iddialı kararlar yerine temkinli metinler üreten bir zirveye de dönüştürebilir. Ama belki de iklim diplomasisinin bugün ihtiyacı olan şey tam olarak budur: Büyük sözlerden çok, uygulanabilir çerçeveler; sloganlardan çok, hesap verilebilir adımlar. Bu durum, iklim müzakerelerinin nihayet bağırmadan konuşmayı, iddia etmeden sorumluluk almayı denediği bir döneme işaret ediyor olabilir.

COP28’de fosil yakıtlardan uzaklaşma ifadesinin ilk kez metne girmesini değerlendirirken, “Keşke bu kararı 20 yıl önce konuşuyor olsaydık” demiştim. Bugün COP31’e bakarken de benzer bir cümle insanın diline geliyor: “Keşke bu sorumluluk paylaşımını daha erken öğrenebilseydik.”

COP31, büyük vaatlerin değil, sınırlı ama gerçekçi rollerin COP’u olmaya aday. Ne dünyayı kurtaracak bir sıçrama ne de tarihe geçecek bir devrim vadediyor. Ama belki de ilk kez, iklim diplomasisinin kendi sınırlarını fark ettiği bir ana işaret ediyor. Ev sahibi Türkiye, müzakereler başkanı Avustralya; ikisi de kusursuz değil ama tam da bu nedenle, tüm insanlık adına yükü birlikte taşımayı öğrenmek zorundalar.

Yıllar önce COP31’in Türkiye’de yapılmasını savunurken, bunun ülke için bir vitrin değil, bir ayna olacağını düşünüyordum. Bugün o aynanın önündeyiz. Bu zirve, Türkiye’nin iklim meselesini bir dış politika başlığı mı yoksa içsel bir dönüşüm alanı mı olarak gördüğünü de gösterecek. Avustralya’nın başkanlığı ise fosil yakıt çağından çıkışın artık yalnızca mağdurların değil, üreticilerin de omuzlarında olduğunu bir kez daha hatırlatacak.

Masallarda ve mitolojik anlatılarda dünya önce düzenini ve dengesini kaybeder, sonunda kahramanlarca yeniden dengeye ve eski durumuna getirilir. Buna “hikaye döngüsü” denir. Bizim örneğimizdeki Atlas da güçlü ve sorumluluk sahibi bir kişilik olarak göğün düşmesini engeller ve dengeyi sağlar. COP31 belki dünyayı kurtarmayacak. Ama yıllardır geciken bir yüzleşmeyi biraz daha görünür kılacak ve bir denge sağlayacak. Belki de iklim diplomasisinin bağırarak değil, nihayet sorumluluk alarak ilerleyebileceğini gösterecek.

Eğer böyle olursa, yıllar sonra Antalya’ya dönüp baktığımızda “Her şeyi değiştirdi” diyemeyeceğiz ama belki şunu söyleyeceğiz: “Bir şeylerin değişmeye başladığı yer işte burasıydı.”

Arif Ergin

Sürdürülebilir Ekonomi ve İklim Değişikliği Uzmanı | Küre