İklim krizinin etkileri artarak devam edecek. Bu bir öngörü değil, gözleme dayalı bir tespit. Bu nedenle uyum politikaları, seragazı azaltımının alternatifi değil; tamamlayıcısıdır. Ancak Türkiye gibi ülkelerde, uyum başlığı bugüne kadar sistematik biçimde ele alınmadı. COP31, bu açığı kapatmak için bir başlangıç noktası olabilir.
Prof. M. Levent KURNAZ Boğaziçi Üniv. İklim Değişikliği ve Politikaları Uyg. ve Araş. Merk
Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapacak olması, birçok kişi için iklim politikası açısından “tarihi bir fırsat” olarak görülüyor. Ben bu görüşe kısmen katılıyorum; ancak farklı bir yerden. Bu zirvenin Türkiye’nin seragazı salımlarını hızla azaltacağı, iklim politikasında küresel ölçekte belirleyici bir aktöre dönüşeceği ya da yakın vadede iddialı bir dönüşüm başlatacağı beklentisine kesinlikle sahip değilim. Açık konuşmak gerekirse böyle bir beklentiyi gerçekçi de bulmuyorum.
Bununla birlikte COP31’in Türkiye açısından son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu zirve, iklim krizini durdurmaya değil; iklim krizinin içinde yaşamaya nasıl devam edeceğimizi konuşmaya mecbur bırakacak.
İklim krizi uzun süredir “gelecek nesillerin sorunu” olmaktan çıktı. Bugün yaşadığımız seller, kuraklıklar, sıcak hava dalgaları, orman yangınları ve su krizleri; artık geleceğin değil, bugünün meselesi. Küresel ortalama sıcaklık artışı 1,5°C eşiğine dayanmış durumda ve bilimsel literatür bize şunu açıkça söylüyor: Bu noktadan sonra iklim krizini “durdurmak” gibi bir seçenek yok. En iyi ihtimalle, daha kötü senaryoları sınırlamaya çalışıyoruz. 2026, COP31’in ülkemizde yapıldığı sene olmanın ötesinde muhtemelen 1,5°C eşiğini kalıcı olarak geride bıraktığımız sene olacak.
Buna rağmen iklim politikası denildiğinde hâlâ büyük ölçüde seragazı salımlarının azaltılması, net sıfır hedefleri, karbon piyasaları ve uzun vadeli taahhütler konuşuluyor. Bunların önemsiz olduğunu söylemiyorum; ancak bu çerçevenin tek başına oldukça yetersiz olduğunu söylüyorum. Çünkü bu politikaların büyük bir kısmı, yakın ve orta vadede iklim risklerini yaşamaya devam edecek toplumlar için somut bir koruma sağlamıyor.
Türkiye, iklim krizine karşı oldukça kırılgan bir coğrafyada yer alıyor. Artan sıcaklıklar, azalan yağışlar, şiddetlenen kuraklıklar ve ani aşırı yağışlar; tarımdan su yönetimine, şehir altyapısından enerji sistemlerine kadar pek çok alanı doğrudan etkiliyor. Buna rağmen iklim tartışmalarımız hâlâ çoğu zaman “küresel hedefler” ve “uzun vadeli dönüşümler” etrafında dönüyor.
Oysa Türkiye’nin asıl ihtiyacı, iklim krizinin kaçınılmaz etkilerine karşı nasıl korunacağını konuşmak. Yani uyum politikalarını, risk azaltımını, dirençlilik kavramını merkezine alan bir yaklaşım geliştirmek. Unutmayalım, bu sene yaşanan kuraklık ve zirai don felaketi nedeniyle meyvelerde üretim %30,9 düştü, buğday üretimi %13,7 azaldı, arpa üretimi %25,9 geriledi, kuru baklagillerde kayıp %29,2 oldu, yağlı tohumlar üretimi %11,1 düştü ve pamuk üretimi %13,8 azaldı. Ülkemiz bu tür kayıpları uzun süre karşılayamaz, bu nedenle artık söylemi de değiştirmek zorundayız.
COP31’in Türkiye’de yapılmasının asıl önemi de burada yatıyor. Bu zirve, iklim krizini en az bir, muhtemelen iki yıl boyunca kamuoyunun gündeminde tutacak. Medyada, akademide, özel sektörde, yerel yönetimlerde ve sivil toplumda iklim konuşulacak. Bu, nadir bulunan bir fırsat.
Eğer bu süreç doğru değerlendirilirse iklim meselesi yalnızca “karbon” üzerinden değil; su güvenliği, gıda arzı, şehirlerin dayanıklılığı, sağlık riskleri, sigorta sistemleri, altyapı planlaması gibi başlıklar üzerinden de tartışılmaya başlanabilir. Yani iklim krizinin, soyut bir çevre problemi değil; herkesin günlük hayatını etkileyen çok boyutlu bir risk olduğu daha net anlaşılabilir.
Uyumdan bahsettiğimde sıklıkla şu eleştiriyle karşılaşıyorum: “Bu, mücadeleden vazgeçmek değil mi?” Hayır. Uyum, teslimiyet değildir. Uyum, gerçekliği kabul etmek ve bu gerçeklik içinde en az zararla yaşamayı öğrenmektir. Eğer Anadolu’da bir çiftçiyseniz önceliğiniz artık traktörünüzün nasıl daha az mazot tüketeceği değil, azalan suyla nasıl daha fazla ürün alabileceğiniz olmalıdır. Bunu denerken daha az mazot kullanan bir yöntem de buluyorsanız, tadından yenmez.
İklim krizinin etkileri artarak devam edecek. Bu bir öngörü değil, gözleme dayalı bir tespit. Bu nedenle uyum politikaları, seragazı azaltımının alternatifi değil; tamamlayıcısıdır. Ancak Türkiye gibi ülkelerde, uyum başlığı bugüne kadar sistematik biçimde ele alınmadı. COP31, bu açığı kapatmak için bir başlangıç noktası olabilir. Bugüne kadar kuraklık ya da zirai don olayı iklim değişikliğinden bağımsız olarak kabul edildi. Bu, bu tür iklimsel olayların geçici olacağını kişilere düşündürüyor, oysa iklim bilimi artık problemlerin giderek artacağını bize haber veriyor. Bu problemler de iklim değişikliğinin bir sonucu ve bizim bunu anlayarak uyum sağlamamız gerekli.
Burada kritik bir soru var: COP31 kim için yapılacak? Yalnızca diplomatlar, müzakereciler ve uzmanlar için mi? Yoksa çiftçiler, belediye çalışanları, şehir plancıları, sigortacılar, sanayiciler, sağlık sektörü ve sıradan yurttaşlar için mi?
Eğer COP31 yalnızca kapalı salonlarda geçen bir diplomasi etkinliği olarak kalırsa Türkiye için gerçek bir kazanım üretmez. Ancak bu zirve, toplumun geniş kesimlerini iklim riskleri konusunda bilinçlendiren, uyum ve risk azaltımı konularını somutlaştıran bir sürece dönüşürse o zaman kalıcı bir etkiden söz edebiliriz.
Türkiye’nin COP31 ile iklim politikasında küresel liderlik üstlenmesini beklemiyorum. Ayrıca buna ihtiyacımız da yok. Asıl ihtiyacımız olan şey, iklim krizinin artık hayatımızın bir parçası olduğunu kabul etmek, buna göre davranmayı öğrenmek, gerekli önlemleri almak ve sebep-sonuç ilişkilerini doğru kurmak. İklim devlet oraya baraj yaptığı ya da şu firma buraya bina diktiği için değişmedi. İklim değişikliğinin nedeni hepimizin çok uzun süredir kömür, petrol ve doğal gaz yakmamızdır. Elbette bazıları aşırı fazla zarar verirken bazılarının zararı çok az, ama buradaki konu o değil. Sebep fosil yakıtlardır, sonuç ise kuraklık, don, orman yangını, bitki zararlıları ve seller ile karşımıza geliyor.
COP31, iklim krizini durduramayabilir. Ama bizi, bu krizle daha akıllı, daha hazırlıklı ve daha dirençli yaşamaya zorlayabilir. Türkiye açısından asıl fırsat tam olarak budur.








