Son yıllarda küresel iklim politikalarında belirginleşen bir eğilim var: Krizin nedenlerini azaltmaya yönelik adımlar giderek zayıflarken, etkilerini yönetmeye dönük politikalar daha görünür ve kabul edilebilir hale geliyor. COP30 da bu eğilimin bir yansıması oldu.
Naz YAMAN BOYACI, Esmiyor Yönetici Ortak
COP30, iklim krizinin artık hepimizin malumu nedenlerine dokunmakta zorlanan, bunun yerine etkilerini yönetmeye odaklanan bir küresel iklim politikasına doğru gittiğimizi bir kez daha ortaya koydu. Bir yıl sonra COP31’e ev sahipliği yapacak Türkiye için bu tablo, ertelenemeyecek bir ana sorun anlamına geliyor.
COP30 sona erdi. Amazon’un kalbinde gerçekleşen bu zirveden, özellikle fosil yakıtlar ve ormansızlaşma başlıklarında daha bağlayıcı ve yön gösterici kararlar çıkması bekleniyordu. Ancak kapanış metni, her iki alanda da net bir yol haritası ortaya koyamadı. Bu durum yalnızca müzakere masalarındaki uzlaşmazlıklarla açıklanamaz; daha derin bir yapısal soruna işaret ediyor.

Son yıllarda küresel iklim politikalarında belirginleşen bir eğilim var: Krizin nedenlerini azaltmaya yönelik adımlar giderek zayıflarken, etkilerini yönetmeye dönük politikalar daha görünür ve kabul edilebilir hale geliyor. COP30 da bu eğilimin bir yansıması oldu. Fosil yakıtlardan çıkışı somutlaştıracak bir takvim oluşturulamadı. Ormansızlaşmayı durdurmaya yönelik bağlayıcı bir çerçeve ortaya konamadı. Birçok ülkenin Ulusal Katkı Beyanı’nı güncellememiş olması ise 1,5°C hedefiyle uyumlu toplu bir azaltım hedefinin kurulmasını baştan zorlaştırdı.
Azaltım tarafındaki bu boşluklar COP30’un en zayıf halkasını oluştururken, uyum başlıklarında görece bir ilerleme dikkat çekti. Uyum finansmanının artırılmasına yönelik çağrılar, adil geçiş mekanizmalarının güçlendirilmesi ve tropikal ormanlar için geliştirilen uzun vadeli koruma girişimleri, krizin sonuçlarıyla baş etmeye dönük bir politika setinin şekillendiğini gösteriyor. Ancak burada temel bir çelişki var: Nedenleri yeterince ele alınmayan bir krizin etkilerini yönetmeye çalışmak, kalıcı bir çözüm üretmiyor.
Bu çelişkinin en görünür olduğu alanlardan biri ormansızlaşma. Ormanlar iklim müzakerelerinde hâlâ ağırlıklı olarak korunması gereken “doğal varlıklar” olarak ele alınıyor; yani ekosistemlerin toplumsal, ekonomik ve yaşamsal işlevlerinden çok, korunması gereken alanlar ya da karbon yutakları olarak tanımlanıyor. Oysa bugün ormansızlaşma, su rejimlerinden gıda güvenliğine, afet risklerinden geçim kaynaklarına uzanan çok katmanlı bir kriz alanı. Buna rağmen COP30’da bu başlık güçlü söylemlerle geçiştirildi, bağlayıcılığı olan politik adımlara dönüşmedi.
Bu tablo bize iklim krizinin yalnızca teknik değil, aynı zamanda politik bir mesele olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Hangi sorunların önceliklendirildiği, hangi çözümlerin masaya geldiği ve hangi aktörlerin söz sahibi olduğu, krizin nasıl tanımlandığını ve hangi sınırlar içinde ele alındığını belirliyor. Etkilere odaklanan iklim politikaları, çoğu zaman mevcut ekonomik ve yönetişim yapılarını doğrudan dönüştürmeyi gerektirmeyen alanlarda ilerliyor. Buna karşılık, krizin nedenlerine dokunan politikalar daha yüksek maliyetler, daha karmaşık çıkar dengeleri ve daha güçlü bir siyasi irade gerektiriyor.
Türkiye, bir yıl sonra COP31’e ev sahipliği yapacak bir ülke olarak bu gerilimin tam ortasında duruyor. Bu nedenle COP31, Türkiye için yalnızca diplomatik bir organizasyon değil; iklim politikasının yönünü açıkça ortaya koyacağı kritik bir eşik niteliğinde. Bu tablo karşısında asıl soru, Türkiye’nin COP31’de ne söyleyeceği değil; bu açmazı yeniden üretip üretmeyeceği.
Öncelikle azaltım ve uyum politikaları arasındaki yapısal kopukluk giderilmek zorunda. Ormansızlaşmayı önlemeye yönelik beyanlar, madencilik, enerji ve altyapı politikalarıyla çelişiyorsa, bu söylem ne sahada ne de uluslararası müzakere masalarında karşılık buluyor. Türkiye’nin COP31 öncesinde ormanlar, arazi kullanımı ve biyolojik çeşitlilik alanında net, izlenebilir ve çelişkisiz bir politika seti ortaya koyması gerekiyor. Bu yalnızca çevre politikası değil; su güvenliği, gıda sistemleri ve afet riski açısından da hayati.
İkinci olarak, azaltım hedeflerinin belirsizliği artık sürdürülebilir değil. Ulusal Katkı Beyanı’nın 1,5°C hedefiyle uyumlu, gerçekçi ve uygulanabilir bir çerçeveye kavuşturulması, COP31’in en temel ön koşullarından biri. Aksi halde Türkiye, krizin nedenlerine dokunmaktan kaçınan ülkeler arasında konumlanmaya devam edecek.
Üçüncü olarak, COP31 hazırlıkları yalnızca merkezi kurumların sorumluluğu olarak ele alınmamalı. Yerel yönetimler, sivil toplum, sosyal girişimler ve özel sektör, iklim krizinin etkileriyle fiilen yüzleşen aktörler. Bu aktörlerin sürece yalnızca yan etkinliklerle değil, politika üretiminin asli unsurları olarak dahil edilmesi gerekiyor. Aksi halde COP31, sahadaki gerçeklikten kopuk bir vitrine dönüşme riski taşıyor.
Bu yazıyı, iklim krizini yalnızca müzakere salonlarından değil; sahadan, yerelden ve farklı paydaşların bir araya geldiği alanlardan izleyen bir yerden yazıyorum. Esmiyor’da yürüttüğümüz çalışmalar, iklim politikasının yalnızca hedefler ve belgelerle değil; bu hedeflerin kimleri kapsadığı ve kimleri dışarıda bıraktığıyla anlam kazandığını gösteriyor. COP’lar bu yüzden yalnızca sonuçları yöneten değil, nedenleri dönüştürmeye cesaret eden bir çerçeveye ihtiyaç duyuyor. COP31, Türkiye’nin bu cesareti gösterip göstermeyeceğini ortaya koyacak.








