#ekoIQ | Sürdürülebilirlik Hakkında Her Şey
COP30

COP30 Belem’de Umut Yerine Gerçeklerle Yüzleşmek

COP30’un ev sahibi Belem, Amazon Havzası’nın giriş kapısı. Amazonlar, dünyadaki oksijenin çoğunu üretmiyor belki ama atmosferdeki karbonun devasa bir kısmını emiyor. Ancak son yıllarda bu yutağın kapasitesi de azaldı. Kuraklıklar, ormansızlaşma ve yangınlar Amazon’u bir karbon yutağından karbon kaynağına dönüştürmeye başladı. Böylesine sembolik bir mekanda yapılan toplantının, doğal olarak “umut” çağrıştırması bekleniyor. Fakat gerçek şu ki, Brezilya da tıpkı önceki ev sahipleri gibi, petrol üretimini artırmayı planlıyor. Yani Belem, hem doğanın güzelliğini hem de insanlığın çelişkisini temsil edecek: Bir yanda dünyanın en büyük yağmur ormanı diğer yanda genişleyen petrol sahaları.

Prof. M. Levent KURNAZ Boğaziçi Üniv. İklim Değişikliği ve Politikaları Uyg. ve Araş. Merk

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCCC) imzalandığı 1992 Rio Zirvesi’nden bu yana 33 yıl geçti. O yıl doğan bir çocuk bugün orta yaşa yaklaştı ama dünya hâlâ aynı tartışmaları yapıyor: Salımlar nasıl azaltılacak, gelişmiş ülkeler ne kadar sorumluluk alacak, finansman yükü kim tarafından taşınacak?

Bu sorular her yıl yineleniyor; cevaplar ise değişmiyor. Üstelik zaman da daralıyor. 1992’den bugüne geçen her yılda küresel seragazı salımları artmaya devam etti. 2024 itibarıyla atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu, Sanayi Devrimi öncesine göre %50’yi aştı. Dünya, Paris Anlaşması’nda vaat edilen 1,5°C sınırını en geç önümüzdeki beş yıl içinde kalıcı biçimde aşacak.

Tüm bunlar olurken, 2025’te düzenlenecek COP30 toplantısı Amazon’un kapısı sayılan Belem’de yapılacak. Amazon Havzası, gezegenin karbon dengesinin kalbi olarak tanımlanır ama artık bu kalp bile ritmini kaybediyor. Bu nedenle Belem’de toplanacak olan COP30’a yönelik beklentim artık umut değil, yalnızca gerçeklerle yüzleşme. Çünkü 30 yılı aşkın deneyim bize şunu açıkça gösteriyor: Bu toplantıların biçimi değişmedikçe sonuçları da değişmeyecek.

UNFCCC’nin kuruluş hedefi, atmosferdeki seragazı yoğunluğunu “tehlikeli iklim değişikliğini önleyecek bir düzeyde” sabitlemekti. Ancak geçen 30 yılda bu hedefe yaklaşmak bir yana gezegen o “tehlikeli” eşiğin çok ötesine geçti.

Her yıl yapılan toplantılar, hazırlanan metinler ve verilen sözler kağıt üzerinde bir ilerleme izlenimi yaratıyor. Fakat veriler tam tersini söylüyor: 1990’da yıllık küresel karbondioksit salımı yaklaşık 22 milyar tondu, bugün ise 40 milyar tonu aştı. Bu süreçte Kyoto Protokolü imzalandı, Paris Anlaşması yürürlüğe girdi, net-sıfır hedefleri açıklandı ama küresel ekonomi hâlâ fosil yakıta bağımlı.

Eğer COP’lar gerçekten işe yarasaydı, bugün en azından artış eğrisi kırılmış olmalıydı. Oysa tam tersi oldu: Salımlar azalmadı, yalnızca bölgesel olarak yeniden dağıldı. Avrupa kısmen azalttı ama Asya’da sanayileşme hızlandıkça küresel bilanço büyüdü.

Yani COP süreçleri, küresel bir “salım azaltımı” yaratmak yerine karbonun coğrafyasını değiştirdi. Fosil yakıt tüketimi gelişmiş ülkelerden gelişmekte olanlara taşındı; küresel sistem aynı kaldı.

Belki de en ironik olan, son beş COP toplantısının neredeyse tamamının petrol veya doğalgaz üreticisi ülkelerde yapılmış olması. COP26 Birleşik Krallık’ta, COP27 Mısır’da, COP28 Birleşik Arap Emirlikleri’nde, COP29 Azerbaycan’da düzenlendi. Şimdi sıra Brezilya’da -Latin Amerika’nın en büyük petrol üreticilerinden birinde.

Bu tablo, iklim diplomasisinin artık kendi içsel çelişkisini açıkça ortaya koyuyor: Kurtuluş reçetesini, sorunun kendi yazıyor. Petrol şirketleri, bu zirvelerin sponsoru ya da “iklim çözümleri ortağı” olarak her yerde. Toplantı salonlarının dışında protestocular, içinde ise fosil yakıt endüstrisinin temsilcileri. İklim müzakereleri artık yalnızca hükümetlerarası bir süreç değil; küresel enerji düzeninin yeniden pazarlık edildiği bir arenaya dönüşmüş durumda.

Fosil ekonomisinin ağırlığı o kadar baskın ki, hiçbir ülke bu düzeni sarsacak cesareti gösteremiyor. Çünkü enerji yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda politik bir mesele. Petrol gelirleriyle finanse edilen bütçeler, seçimler ve ittifaklar, COP salonlarına girmeden önce sonuçları belirliyor.

Dubai’de yapılan COP28, sembolik olarak bir kırılma noktası gibi görünmüştü. Nihayet resmi karar metinlerinde “fosil yakıtlardan kademeli çıkış” ifadesi yer aldı. Ancak bir yıl geçmeden, Bakü’de yapılan COP29’da bu ilerleme büyük ölçüde geri alındı.

Bu geri adım, aslında müzakerelerin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Her sene bir ülke “hayır” dediğinde, bir önceki yılın kazanımları yok olabiliyor. Yani COP’lar, bir nevi iklim Sisyphos’una dönüşmüş durumda: Her yıl taş tepeye itiliyor ama her seferinde geri düşüyor. Bu süreçte bilim daha net, uyarılar daha sert ama politik irade daha zayıf hale geliyor.

Bu tıkanıklığın en temel nedeni, kararların oy birliğiyle alınmak zorunda olması. 198 ülkenin tamamının “evet” demediği hiçbir karar yürürlüğe giremiyor. Bu da pratikte, iklim krizinden en çok kazanç sağlayan birkaç ülkenin tüm insanlığın kaderini veto etmesi anlamına geliyor.

Küresel sistemin “kapsayıcılık” adına kurduğu bu mekanizma, aslında etkisizlik üretmek için tasarlanmış bir dengeye dönüşmüş durumda. Bunun adı demokrasi değil, paraliz.

Birleşmiş Milletler (BM) sisteminin doğası gereği, COP süreci bağlayıcı bir yaptırım mekanizmasına sahip değil. Kararlar siyasi taahhüt düzeyinde kalıyor; uygulama ulusal iradeye bırakılıyor. Oysa iklim değişikliği sınır tanımıyor. Bu nedenle COP toplantıları, küresel bir sorunla ulusal iradelerin mantığı arasında sıkışmış durumda. Her ülke kendi çıkarını korumaya çalıştıkça, “ortak çıkar” kavramı soyut bir ideal olmaktan öteye gidemiyor.

COP30’un ev sahibi Belem, Amazon Havzası’nın giriş kapısı. Amazonlar, dünyadaki oksijenin çoğunu üretmiyor belki ama atmosferdeki karbonun devasa bir kısmını emiyor. Ancak son yıllarda bu yutağın kapasitesi de azaldı. Kuraklıklar, ormansızlaşma ve yangınlar Amazon’u bir karbon yutağından karbon kaynağına dönüştürmeye başladı. Böylesine sembolik bir mekanda yapılan toplantının, doğal olarak “umut” çağrıştırması bekleniyor. Fakat gerçek şu ki, Brezilya da tıpkı önceki ev sahipleri gibi, petrol üretimini artırmayı planlıyor. Yani Belem, hem doğanın güzelliğini hem de insanlığın çelişkisini temsil edecek: Bir yanda dünyanın en büyük yağmur ormanı diğer yanda genişleyen petrol sahaları.

Her COP, dev bir diplomatik organizasyona dönüşüyor. On binlerce katılımcı, yüzlerce panel, sayısız yan etkinlik. Ancak bu devasa lojistik çoğu zaman içeriğin önüne geçiyor. İklim diplomasisi bir gösteriye dönüşmüş durumda. Zirveler, artık küresel çevre hareketinin değil, kurumsal sponsorların sahnesi haline geldi. Karbon nötr kahveler, geri dönüştürülmüş stantlar, sıfır atık konferans salonları… Ama dışarıda hâlâ yükselen sıcaklıklar, kuruyan nehirler, eriyen buzullar.

Bu tezat, iklim diplomasisinin kendi anlamını yitirmesine yol açıyor. Çünkü iklim krizini teknik bir iletişim meselesi gibi ele almak, sorunun politik doğasını gizliyor.  Gerçek dönüşüm, yalnızca enerji sistemlerini değil, güç ilişkilerini de değiştirmeyi gerektirir -ama bu, hiçbir COP metninde yazmaz, yazamaz.

Bu tablo karamsar görünebilir ama bir açıdan da özgürleştirici. Çünkü artık çoğu kimse, mucizevi bir COP kararının dünyayı kurtaracağına inanmıyor.  Gerçek çözüm, diplomasi değil, uygulama düzeyinde. Şehirler, yerel yönetimler, sivil toplum ve özel sektör; karbon nötr hedeflerini hayata geçirebilecek somut aktörler. Enerji verimliliği, yenilenebilir yatırımlar, ulaşım dönüşümü, gıda sistemlerinin yeniden tasarımı -bunlar sahada ilerliyor. Artık mesele “yeni bir anlaşma” değil, mevcut bilgiyi uygulamaya koymak. COP’ların yarattığı görünürlük elbette önemli ama bu görünürlük somut eyleme dönüşmediği sürece gerçek bir anlam taşımıyor.

COP30, büyük olasılıkla yeni hedefler açıklayacak, bazı ülkeler net-sıfır taahhütlerini güncelleyecek, belki birkaç yeni fon oluşturulacak. Ama tüm bunlar, küresel salım eğrisini tersine çevirmeye yetmeyecek. Artık dürüst olma zamanı: Bu toplantılar, sistemi dönüştürmek yerine sistemin kendi meşruiyetini korumasına hizmet ediyor.

Belki de asıl değişim, COP’ların sembolik önemini kaybettiği an başlayacak. Çünkü o zaman, gezegenin geleceği için gerçek sorumluluğu kimin üstleneceği daha açık hale gelecek. Belem’de yeni bir umut doğmayabilir. Ama belki bu kez hayal kırıklığının kendi bir dönüm noktası olur. Çünkü bazen, umut tükenince geriye kalan tek şey gerçeği kabullenmek ve harekete geçmektir.

Prof. M. Levent Kurnaz

Boğaziçi Üniv. İklim Değişikliği ve Politikaları Uyg. ve Araş. Merk. | Son Buzul Erimeden

Yıkıcı

Eylemsizliğin Sonuçları Çok Daha Yıkıcı Olacak!

Bu yıl 6 Kasım tarihine denk gelen “Uluslararası İklim Eylemi Günü” kapsamında dünyanın hemen her yerinde iklim değişikliğine karşı eyleme geçme çağrıları yapılacak. Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın tümüyle doğrudan bağlantılı olan iklim eylemi hızlanmadığı takdirde iklim değişikliğinin gezegenimiz açsından sonuçları çok daha yıkıcı olacak gibi görünüyor.

Tüm uyarılara ve çabalara karşın iklim değişikliğinin sonuçları küresel ölçekte her gün daha fazla hissediliyor. Öyle ki günümüzde aşırı çevresel olaylar nedeniyle evlerini terk eden insanların sayısı, savaş veya çatışmalar nedeniyle yerinden olanların neredeyse üç katı daha fazla durumda.

Bu gerçeklikten yola çıkılarak 2009 yılında Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Konferansı’nın (COP15) öncesinde, iklim değişikliği konusunda farkındalık yaratmak amacıyla “Uluslararası İklim Eylemi Günü” başlatıldı. Bu yıl 6 Kasım tarihine denk gelen gün kapsamında, iklim değişikliğiyle mücadele konusunda toplumu harekete geçirmek ve hükümetleri daha etkili politikalar benimsemeye teşvik etmek amaçlanıyor.

Uluslararası İklim Eylemi Günü kapsamında ayrıca her yıl dünya genelinde gençleri ve öğrencileri sürdürülebilirlik ve iklim eylemi konusunda harekete geçirmeyi amaçlayan önemli bir STK olan Take Action Global tarafından canlı, çevrimiçi bir etkinlik düzenleniyor. Söz konusu etkinliğe 170’ten fazla ülkeden 5 milyondan fazla kişi katılıyor. Herkese açık ve ücretsiz olan bu etkinliğe her yıl dünya liderleri, iklim bilimciler, genç aktivistler, sanatçılar ve performansçılar dahil olurken etkinlikte öğrenciler ve öğretmenler, konuşmacılara sorular yöneltiyor ve iklim değişikliğine yönelik çözüm fikirlerini paylaşıyor.

1,5 Derece Hedefi Başarısız Oldu

İklim eylemi, 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın (SKA’lar) en önemli maddelerinden birini oluştururken bir yandan da diğer 16 maddeyle de doğrudan bağlantılı. Yüzey sıcaklıkları yeni ısı rekorları kırarken, deniz seviyesi alarm verici hızla yükselirken, buzullar dünya genelinde geri çekilirken, okyanuslar her zamankinden daha asidik bir hal alırken ve iklim değişikliği kaynaklı doğal afetlerin büyüklükleri ve sıklıkları artarken, acil eylem öne çıkıyor.

Bu bağlamda bugüne kadar en önemli küresel çaba ise Paris Anlaşması sonrasında gelişti. Bu anlaşmayı imzalayan ülkeler, iklim değişikliğiyle mücadele etmek için ülkeler, küresel sıcaklık artışını sanayi çağı öncesine göre 1,5 derece civarında sınırlamayı kabul etmişti.

Ancak aradan geçen 10 yıl içinde bu hedefe dair tren kaçmış gibi görünüyor. Bu ay içinde Brezilya’nın Belem kentinde düzenlenecek COP30 zirvesi öncesinde konuşan BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, insanlığın küresel ısınmayı 1,5 derece ile sınırlama hedefinde başarısız olduğunu kabul etti ve bunun dünya için yıkıcı sonuçları olacağını ifade etti.

Yükselen Sıcaklıklar Dakikada Bir Can Alıyor

University College London liderliğinde, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) işbirliğiyle hazırlanan ve bugüne kadar yapılan en kapsamlı rapor olarak tanımlanan Lancet Countdown on Health and Climate Change 2025 adlı rapor da durumu gözler önüne seriyor. Çalışma, Donald Trump gibi liderlerin iklim politikalarını iptal etmesi ve petrol şirketlerinin yeni rezervleri sömürmeye devam etmesiyle birlikte sağlık üzerindeki tahribatın daha da kötüleşeceğine dikkat çekti.

İklim eylemindeki başarısızlık nedeniyle her yıl milyonlarca insanın hayatını kaybettiğini hatırlatan rapor, yükselen küresel ısının artık dünya genelinde her dakikada bir kişinin ölümüne neden olduğunu ortaya koydu. Ayrıca rapora göre, artan ısıya bağlı ölümlerin oranı 1990’lardan bu yana %23 artış gösterdi. 2012 ile 2021 yılları arasında ise yılda ortalama 546 bin kişi sıcaktan hayatını kaybetti. Yanı sıra on dört yılda ortalama bir kişi her yıl 19 gün boyunca yaşamı tehdit eden sıcaklıklara maruz kaldı. Oysa rapora göre bu günlerin 16’sı, insan kaynaklı küresel ısınma olmasaydı yaşanmayacaktı.

Çevre Krizi

“Çevre Krizi” Anlatısı Geri Dönülebilecek Bir İstikrar Yanılsamasını Sürdürüyor

Çevresel felaketleri hâlâ geçici bir sapma gibi görmenin yanıltıcılığına dikkat çeken “Antroposen Olayı-Yerküre, Tarih ve Biz” artan sıcaklıklar, çöken ekosistemler, devrilme noktaları, kitlesel yok oluşlara işaret ederek bunların artık istisna değil, gezegenin yeni normalleri olduğunu anlatıyor. “Çevre krizi” anlatısı, hâlâ geri dönülebilecek bir istikrar yanılsamasını sürdürüyor.

Christophe Bonneuil ve Jean-Baptiste Fressoz, artık bir klasiğe dönüşmüş bu eserlerinde, çevresel felaketleri hâlâ geçici bir sapma gibi görmenin yanıltıcılığına dikkat çekiyor.

ANTROPOSEN_OLAYI kArtan sıcaklıklar, çöken ekosistemler, devrilme noktaları, kitlesel yok oluşlar… Bunlar artık istisna değil, gezegenin yeni normalleri. “Çevre krizi” anlatısı, hâlâ geri dönülebilecek bir istikrar yanılsamasını sürdürüyor. Oysa yazarlar, içinde bulunduğumuz çağın, tesadüfi bir kriz değil, tarihsel olarak örülmüş, yapısal ve kalıcı bir bozulmanın sonucu olduğunu gösteriyor.

Kitap, çevresel yıkımı soyut ve homojen bir “insanlık” anlatısına teslim etmek yerine, kapitalist genişleme, emperyalist tahakküm ve savaş aygıtıyla örülmüş tarihsel bir sürecin sonucu olarak değerlendiriyor. Sorun, uyarıların eksikliği değil; bu uyarıların kimler tarafından bastırıldığı ve neden sistemli biçimde görmezden gelindiğidir.

Yazarlar, İnsan Çağı olarak da anılan Antroposen’i, evrensel bir insanlık hikayesiyle değil; Sermaye Çağı, Ölüm Çağı, Tüketim Çağı ve Cehalet Çağı gibi kavramlarla parçalı, çatışmalı ve politik bir tarih olarak yeniden tanımlıyor. Bu alternatif adlandırmalar, ekolojik bozulmanın ardındaki iktisadi ve ideolojik güç yapılarını görünür kılıyor; yeni bir tarih yazımı için kavramsal bir zemin sunuyor. Antroposen’i yalnızca bir yıkım değil, aynı zamanda kolektif bir mücadele alanı olarak kavrayan bu kitap, geçmişin unutulmuş direnişlerini bugünün politik tahayyülleriyle buluşturan güçlü ve sarsıcı bir çağrı.

İklim

İklim Değişikliğine Uyum Geciktikçe Her Yıl milyonlarca İnsan Hayatını Kaybediyor

İklim krizinin etkilerine dair yayımlanan yeni bir rapor, dünyanın fosil yakıtlara olan bağımlılığının toksik hava kirliliğine, orman yangınlarına ve dang humması gibi hastalıkların yayılmasına yol açtığını belirterek küresel ısınmayla mücadeledeki başarısızlığın etkilerine dikkat çekiyor. Rapora göre, yükselen küresel ısı dünya genelinde her dakikada bir kişinin ölümüne neden oluyor.

İklim krizinin sağlık üzerindeki etkilerine dair yayımlanan Countdown on Health and Climate Change 2025 raporu, University College London liderliğinde ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) işbirliğiyle hazırlandı. 70’ten fazla akademik kurum ve Birleşmiş Milletler (BM) ajansından 128 uzman tarafından ortaya konan rapor, yükselen küresel ısının dünya genelinde her dakikada bir kişinin ölümüne neden olduğunu gösteriyor.

Raporda, dünyanın fosil yakıtlara olan bağımlılığının toksik hava kirliliğine, orman yangınlarına ve dang humması gibi hastalıkların yayılmasına yol açtığı, küresel ısınmayla mücadeledeki başarısızlık nedeniyle her yıl milyonlarca insanın hayatını kaybettiği belirtildi.

Fosil Yakıtlar Finanse Edildikçe Sağlıklı Bir Gelecek Mümkün Değil

Çalışma, Donald Trump gibi liderlerin iklim politikalarını iptal etmesi ve petrol şirketlerinin yeni rezervleri sömürmeye devam etmesiyle birlikte sağlık üzerindeki tahribatın daha da kötüleşeceğine dikkat çekiyor.

Araştırmacılar, 2023 yılında hükümetlerin fosil yakıt şirketlerine günde 2,5 milyar dolar doğrudan sübvansiyon verdiğini, aynı zamanda yüksek sıcaklıklar nedeniyle insanların tarlalar ve inşaatlar gibi açık alanlarda çalışamamalarından dolayı yaklaşık aynı miktarda gelir kaybı yaşandığını da tespit etti.

Rapora göre kömür kullanımının azaltılması son 10 yılda günde yaklaşık 400 kişinin hayatını kurtardı. Ancak uzmanlar, fosil yakıtların mevcut oranlarda finanse edilmeye devam edilmesi halinde sağlıklı bir geleceğin mümkün olmadığını vurguluyor.

“Yıkım Artmaya Devam Edecek”

Raporun baş yazarı, University College London’dan Dr. Marina Romanello, fosil yakıtlara olan bağımlılık sona ermedikçe yıkımın artmaya devam edeceğinin altını çizerek, “İklim değişikliğini hafifletme ve artık kaçınılmaz olan iklim değişikliğine uyum sağlama konusundaki gecikmemiz nedeniyle her yıl milyonlarca insanın öldüğünü görüyoruz. Önde gelen liderlerin, hükümetlerin ve şirketlerin iklim taahhütlerinden geri adım attıklarını ve dolayısıyla insanları giderek daha fazla tehlikeye attıklarını gözlemliyoruz” dedi.

Rapora göre, artan ısıya bağlı ölümlerin oranı 1990’lardan bu yana %23 artış gösterdi. 2012- 2021 yılları arasında ise yılda ortalama 546 bin kişi sıcaktan hayatını kaybetti.

“Yol Boyunca Her Dakikada Bir Kişi Sıcaktan Ölüyor”

Avustralya’daki Sydney Üniversitesi’nde akademisyen olan ve analiz ekibinde yer alan Prof. Ollie Jay, bu durumun yol boyunca her dakikada bir kişinin sıcaktan ölmesi anlamına geldiğini ve bu sayının arttığını belirterek ekledi: “İnsanlara sürekli olarak sıcak stresinin herkesi etkileyebileceğini ve ölümcül olabileceğini vurguluyoruz. Bence birçok insan bunun farkında değil ve aslında her sıcaklığa bağlı ölüm aslında önlenebilir ölüm.”

Çevre hukuku firması ClientEarth’in CEO’su Laura Clarke ise şu anda iklim sonuçları çağında yaşadığımızı hatırlatarak, “Nedensellik bilimi, iklim davaları ve tabandan gelen aktivizm güçlendikçe, iklim etkileri nedeniyle hesap verme meselesi artık ‘Olacak mı?’ değil, ‘Ne zaman olacak?’ sorusuna dönüştü” değerlendirmesinde bulundu.

Rapora göre, son dört yılda ortalama bir kişi her yıl 19 gün boyunca yaşamı tehdit eden sıcaklıklara maruz kaldı. Oysa bu günlerin 16’sı, insan kaynaklı küresel ısınma olmasaydı yaşanmayacaktı. Genel olarak yüksek sıcaklıklara maruziyet, 2024 yılında rekor düzeyde 639 milyar saatlik iş gücü kaybına neden oldu. Bu da en az gelişmiş ülkelerde ulusal GSYİH’nin %6’sına denk gelen ekonomik kayıplar anlamına geliyor.

2024 Yılında Rekor Düzeyde Can Kaybı

Fosil yakıtların yakılmaya devam edilmesi yalnızca gezegeni ısıtmakla kalmıyor, aynı zamanda hava kirliliği üreterek her yıl milyonlarca insanın ölümüne yol açıyor. Rapora göre, giderek artan sıcak ve kurak koşulların körüklediği orman yangınları, duman nedeniyle yaşanan ölümlere eklenerek 2024 yılında rekor düzeyde 154 bin can kaybına neden oldu.

Kuraklıklar ve sıcak hava dalgaları ise tarım ürünlerine ve hayvancılığa zarar verdi. 2023 yılında 1981–2010 yılları arasındaki yıllık ortalamaya kıyasla 123 milyon daha fazla insan gıda güvencesizliği yaşadı.

Fosil Yakıt Üretimine Sübvansiyon Tüm Hızıyla Devam Ediyor

Tüm bu zararlara karşın dünya hükümetleri 2023 yılında fosil yakıtlara 956 milyar dolar doğrudan sübvansiyon sağladı. Üstelik 2023 yılı, 2024 onu geçene kadar, o zamana kadar kaydedilen en sıcak yıl olmuştu. Araştırmacılar bu miktarın, 2024’teki BM iklim zirvesi (COP29) sırasında, iklim açısından en kırılgan ülkelere destek amacıyla taahhüt edilen yıllık 300 milyar doların çok üzerinde olduğunu belirtti.

Rapora göre Suudi Arabistan, Mısır, Venezuela ve Cezayir’in de aralarında bulunduğu 15 ülke, ulusal sağlık bütçelerinden daha fazla parayı fosil yakıt sübvansiyonlarına harcadı.

Dünyanın en büyük 100 fosil yakıt şirketi ise Mart 2025’e kadar olan dönemde üretim projeksiyonlarını artırdı. Bir yandan bankalar da bu genişlemeyi destekliyor. Fosil yakıt sektörüne en çok kredi veren 40 banka, 2024’te toplam 611 milyar dolar yatırım yaparak son beş yılın en yüksek seviyesine ulaştı. Buna karşılık, yeşil enerji sektörüne verilen krediler 532 milyar dolarda kaldı.

Dünyanın

Dünya Rotasını Değiştirmezse Amazonlar Bir Savana Dönüşebilir!

COP30’daki önceliğin, dünyanın yönünü değiştirmesi olduğunu belirten Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Guterres, emisyonların azaltılmasındaki her gecikmenin Amazon, Arktik ve okyanuslarda felaket niteliğindeki “eşik noktalarının” aşılması riskini artırdığı uyarısında bulundu. Guterres, dünyanın rotasını değiştirmemesi halinde Amazonlar’ın bir savana dönüşme riski altında olduğunu sözlerine ekledi.

Kasım ayında Brezilya’nın Belem kentinde düzenlenecek COP30 zirvesi öncesinde konuşan Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, insanlığın küresel ısınmayı 1,5 derece ile sınırlama hedefinde başarısız olduğunu kabul etti ve bunun dünya için yıkıcı sonuçları olacağını söyledi.

“1,5 Derece Sınırının Aşılmasının Yıkıcı Sonuçları Var”

Guterres, Brezilya’nın yağmur ormanlarındaki şehrinde bir araya gelecek liderlere, emisyonların azaltılmasındaki her gecikmenin Amazon, Arktik ve okyanuslarda felaket niteliğindeki “eşik noktalarının” aşılması riskini artırdığı uyarısında bulundu.

Guardian ve Amazon merkezli haber kuruluşu Sumauma’ya demeç veren Guterres, “Gerçek şu ki, önümüzdeki birkaç yıl içinde 1,5 derece sınırının aşılmasını önlemekte başarısız olduk. Ve bu sınırın aşılmasının yıkıcı sonuçları var. Bu yıkıcı sonuçlardan bazıları Amazon’da, Grönland’da, Batı Antarktika’da ya da mercan resiflerinde ortaya çıkabilecek eşik noktalarını oluşturuyor” dedi.

“Doğanın En İyi Koruyucuları Yerli Topluluklar”

COP30’daki önceliğin yön değiştirmek olduğunu vurgulayan Guterres, dünyanın rotasını değiştirmemesi halinde Amazonlar’ın bir savana dönüşme riski altında olduğunu belirtti. Guterres ayrıca COP30’da yerli halkların sesinin hayati öneme sahip olduğuna birkaç kez özellikle değinerek, “Doğanın en iyi koruyucuları kimse, onlara yatırım yapmak hayati önem taşıyor ve doğanın en iyi koruyucuları tam da yerli topluluklardır” dedi.

Guterres, dünya liderlerinin doğayla denge içinde yaşamayı da yerli halklardan öğrenmeleri gerektiğini belirterek şunları söyledi: “Siyasi liderler genellikle toplumun günlük sorunlarıyla daha fazla ilgilenirler. Özellikle ekonomik durum karmaşıklaştığında ve iklim değişikliği, felaketler, afetler tarafından daha da kötüleştiğinde bu durum artar. Bu yüzden bazen doğayla uyumlu bir ilişkinin önemine dair bir farkındalık gelişmez. Tam da bu nedenle siyasi liderlerle sürekli bir eğitim süreci yürütmek gerekiyor ve bu konuda en iyi eğitmenler yerli topluluklar.”

Guterres, küresel çevre yönetişiminin COP sistemi üzerindeki artan baskılarına rağmen bu sistemin hâlâ hayati bir rol oynadığını belirtti. Alternatif denilen şeyin herkesin kendi çıkarına göre davrandığı bir kaos olduğu yorumunu yapan Guterres, “Herkes için serbest diye bir durumunun ne anlama geldiğini biliyoruz. Bu, küçük bir ayrıcalıklı elitin, yani bazı insanların ve şirketlerin felaketler yayılırken bile kendilerini koruyabilecekleri anlamına gelir” dedi.

Öte yandan Guterres için gelecek yıl BM Genel Sekreteri olarak son yılı olacak. Dokuz yıllık görev süresine bakarak, iklim ve doğa konularına daha erken odaklanmış olmayı dilediğini, ancak artık bunların birinci önceliği olduğunu söyleyerek ekledi: “İklim eylemine olan bağlılığımdan, biyolojik çeşitliliğe olan bağlılığımdan, doğayı koruma konusundaki kararlılığımdan ve dünyada en değerli varlığımız olan doğa anamızı korumak için cesurca mücadele eden tüm demokratik hareketlere yardım etme ve onları destekleme taahhüdümden asla vazgeçmeyeceğim.”