#ekoIQ | Sürdürülebilirlik Hakkında Her Şey
Braille

Braille Alfabesi Dezavantajları Ortadan Kaldırıyor

Görme engellilerin haklarını hatırlatmak amacıyla 4 Ocak tarihi “Dünya Braille Günü” olarak kabul ediliyor. Gün, Braille adlı iletişim sistemini, bir okuma aracı olarak değerlendirmekten çok, görme engelli bireylerin dezavantajlarını ortadan kaldıran ve onları toplumsal yaşama katılımda güçlendiren bir yaklaşım olduğunu hatırlatmayı amaçlıyor. 

Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın (SKA’lar) tüm insanların refah içinde ve anlamlı yaşamlar sürebilmesini sağlama hedefi doğrultusunda, kimsenin geride bırakılmayacağı taahhüdünden yola çıkan Birleşmiş Milletler (BM), 2018 yılında 4 Ocak tarihini “Dünya Braille Günü” olarak kabul etti.

Bu özel gün adını, 19. yüzyıl Fransa’sının mucitlerinden olan Louis Braille’den ve bu mucidin bulduğu görme engelli ve kısmen görme engelli bireylerin, görsel yazı tipiyle basılmış kitap ve süreli yayınların aynını okuyabilmelerini sağlayan, birtakım noktalardan oluşan aynı adlı dokunsal bir alfabe ve sayı sisteminden alıyor. Dünya Braille Günü, görme engelli ve kısmen görme engelli bireylerin insan haklarını tam olarak kullanabilmeleri için Braille’in bir iletişim aracı olarak taşıdığı önem konusunda farkındalık yaratmayı amaçlıyor.

Herkesin anlayabileceği bir formatta bilgiye erişim hakkı bulunurken, bu hak yasal olarak da güvence altında. Braille, Engelli Hakları Sözleşmesi’nin 2. Maddesi’nde de belirtildiği üzere eğitim, ifade ve düşünce özgürlüğü ile toplumsal kapsayıcılık bağlamında hayati öneme sahip. Dolayısıyla bu özel günle, Braille’in erişilebilir bir bilgi formatı olarak önemine de dikkat çekiliyor.

Yaşamın Her Alanında Eşitsizlik Doğuruyor

Dünya Sağlık Örgütü, dünya genelinde en az 1 milyar insanın, önlenebilecek ya da henüz ele alınmamış yakın veya uzak görme bozukluğu yaşadığını tahmin ediyor. Görme engeli olan bireyler, olmayanlara kıyasla yoksulluk ve dezavantajla karşılaşma açısından daha yüksek risk altında. İhtiyaçlarının karşılanmaması ya da haklarının tam olarak yerine getirilmemesi, geniş kapsamlı sonuçlar doğurabiliyor. Görme kaybı, çoğu zaman yaşam boyu süren eşitsizlik, daha kötü sağlık koşulları ve eğitim ile istihdama erişimde engeller anlamına geliyor. Hatta normal koşullar altında dahi bu bireyler sağlık hizmetlerine, eğitime ve istihdama erişimde daha dezavantajlı durumda ve toplumsal yaşama katılma olasılıkları daha düşük.

Yıllar içinde teknoloji, elektronik Braille ekranları ve cihazları gibi yeniliklerle Braille’in erişilebilirliğini artırmış durumda. Ancak yine de Braille’i salt bir okuma yöntemi olarak değerlendirmek yerine, görme engelli bireylerin topluluk yaşamına katılmalarına ve hedeflerine ulaşmalarına yardımcı olarak bu bireyleri güçlendirdiğini göz önüne almak gerekiyor. Bu nedenle kamusal alanlarda, işletmelerde ve özellikle de kamu kurumlarında mekan içlerinde ve dışlarında Braille’e daha fazla yer vermenin büyük farklar yaralatacağının bilincinde olmak önem taşıyor.

Göçmenler

Geçen Yıl Göçmenler Açısından En Ölümcül Yıl Oldu!

Birleşmiş Milletler verilerine göre, geçen yıl uluslararası göçmenlerin sayısı 304 milyon kişiye ulaştı. Uluslararası Göç Örgütü’nün Kayıp Göçmenler Projesi ise geçen yılın 8 bin 700 ölümle göçmen ölümleri ve kayıpları açısından şimdiye kadarki en ölümcül yıl olduğunu gösteriyor. Dünyadaki büyük ve giderek artan göçmen sayısını dikkate alan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 18 Aralık tarihini “Uluslararası Göçmenler Günü” kabul etti.

Küresel boyutta bakıldığında Birleşmiş Milletler’e (BM) göre, 2024 yılında uluslararası göçmenlerin sayısı 304 milyon kişi olarak tahmin edildi. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 2024 verilerine göre ise 2022 itibarıyla dünya genelinde 167,7 milyon uluslararası göçmen bulunuyor ve bu insanlar küresel iş gücünün %4,7’sini oluşturuyor.

Uluslararası Göç Örgütü’nün (IOM) Kayıp Göçmenler Projesi, 2014 yılından bu yana dünya genelindeki göç rotalarında 72 binden fazla ölümün gerçekleştiğini kaydediyor. Proje, geçen yılın ise 8 bin 700 ölümle göçmen ölümleri ve kayıpları açısından şimdiye kadarki en ölümcül yıl olduğunu gösteriyor. Üstelik çoğu vaka kayıtlara geçmediği için bu kayıtlar yalnızca asgari bir tahmini yansıtıyor. Uluslararası göçe bir yandan da insan ticareti suçu da eşlik etmeye devam ediyor.

Uluslararası Göç Hiç Olmadığı Kadar Arttı

Dünyadaki büyük ve giderek artan göçmen sayısını dikkate alan BM Genel Kurulu, 2000 yılında 18 Aralık tarihini “Uluslararası Göçmenler Günü” kabul etti. Günün 2025 teması ise “Benim Büyük Hikayem: Kültürler ve Kalkınma” olarak belirlendi.

Uluslararası göç son 50 yılda hiç olmadığı kadar artış gösterdi. Öyle ki, 21. yüzyılın en önemli sorunlarından biri haline çoktan gelmiş durumda. Örneğin 2020 yılında doğdukları ülke dışında yaşayanlar tahmini 281 milyon kişiye ulaşırken, bu sayı 1990 yılına göre 128 milyon ve 1970 yılına göre üç katından fazla artışa işaret ediyor.

Uluslararası Göçmenler Günü de bu büyük küresel sorun karşısında, uluslararası göçün beraberinde getirdiği zorluklar ve güçlükler konusunda farkındalık yaratmayı, insan hareketliliğini düzenlemeyi ve sunabileceği fırsatları değerlendirmeyi amaçlıyor. Yanı sıra günle, insan haklarının yalnızca mağduriyetle kazanılabilecek bir şey olmadığını, aksine köken, yaş, cinsiyet ve statü fark etmeksizin herkesin hakkı olduğunu vurguluyor.

İnsan Hareketliliği Toplumları Zenginleştirebilir

Uluslararası Göçmenler Günü’nün 2025 teması, insan hareketliliğinin sürdürülebilir kalkınmaya nasıl katkı sunabileceği; toplulukların birbirine bağlanmasına, uyum sağlamasına ve birbirini desteklemesine nasıl yardımcı olabileceği üzerinde duruyor.

Göç bir yandan ekonomileri, toplumları ve küresel kalkınmayı şekillendirmeye devam ederken, yine aynı temayla göçün demografik istikrarın sağlanmasında merkezi bir role sahip olduğu da hatırlatılıyor. Yanı sıra göç olgusunun göçmenlerin entegrasyonunu ve daha iyi bir gelecek kurmalarına yardımcı olmayı gözeten bir yerden yönetildiği takdirde topluluklar lehine bir avantaja dönüştürülebileceğine dikkat çekiliyor.

Göçmenlere yönelik etkili entegrasyon sistemleri, bu insanların istikrarlı birer hayat kurabilmelerini, ailelerini destekleyebilmelerini sağlarken, süreç bir yandan da toplulukların uyum sağlamalarına ve gelişimlerine de katkıda bulunuyor. Her göçmenin yolculuğunu bir tür dayanıklılık ve olasılık hikayesi olarak gören 2025 teması, iyi yönetilmiş bir göçle, her bireysel hikayenin kültürleri zenginleştiren, kalkınmayı güçlendiren daha büyük bir bütünün parçası haline geleceğine işaret ediyor.

Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SKA’lar) kapsamında da karmaşık ve dinamik bir yapıya sahip olan insan ticareti suçunun ortadan kaldırılmasına yönelik özel önemlerin alınması talep ediliyor. 2002–2023 yılları arasında, dünya genelinde 222 binden fazla birey insan ticareti mağduru olurken, 2023 yılında dünya genelinde İnsan Ticaretine Karşı Veri İşbirliği (CTDC) ortakları tarafından tanımlanan veya bildirilen insan ticareti mağdurlarının %70,9’undan fazlasının kadınlar veya kız çocuklarından oluştuğu belirlendi.

Küresel Eşitsizlik

Küresel Eşitsizlik Uç Noktalara Ulaştı; Acil Eylem Zorunlu!

Dünya Eşitsizlik Raporu’nun 2026 versiyonuna göre, küresel eşitsizlik uç noktalara ulaştı ve acil eylem zorunlu hale geldi. 60 bine yakın insanın, insanlığın en yoksul yarısının servetinin üç katını elinde tuttuğunu gösteren rapor, ayrıca en üst gelir grubundaki %10’un geri kalan %90’dan daha fazla kazandığını ortaya koyuyor.

Dünya nüfusunun %0,001’ini oluşturan 60 binden az insan, insanlığın en yoksul yarısının toplam servetinin üç katından fazlasını kontrol ediyor. Bu tespit, küresel eşitsizliğin öylesine uç noktalara ulaştığını ve acil eylemin zorunlu hale geldiğini savunan bir rapordan geliyor. 200 araştırmacının derlediği verilerle oluşturulan 2026 Dünya Eşitsizlik Raporu, en üst gelir grubundaki %10’un, diğer %90’ın tamamından daha fazla gelir elde ettiğini, en yoksul %50’nin ise küresel gelirlerin toplamının %10’undan daha azını alabildiğini ortaya koydu.

Dünyanın En Zengin %10’u Küresel Servetin %75’ine Sahip

Rapora göre servet, yani insanların varlıklarının değeri, gelirden, yani çalışma veya yatırımlardan elde edilen kazançtan çok daha yoğun biçimde belli ellerde toplanmış durumda. Dünyanın en zengin %10’u küresel servetin %75’ine sahipken, en alttaki yarı yalnızca %2’sine sahip. Hemen her bölgede, en zengin %1’in serveti, alttaki %90’ın toplam servetinden daha fazla ve rapora göre servet eşitsizliği dünyanın birçok yerinde hızla artıyor.

Milyarlarca İnsan Temel Ekonomik İstikrardan Mahrum

Paris Ekonomi Okulu’ndan Ricardo Gomez-Carrera liderliğindeki yazarlar, ortaya çıkan tablonun, çok küçük bir azınlığın benzeri görülmemiş bir finansal güce sahip olduğu milyarlarca insanın ise temel ekonomik istikrardan dahi mahrum kaldığı bir dünyaya yol açtığına dikkat çekiyor.

Rapor, küresel servetin en tepedeki %0,001’lik kesim tarafından kontrol edilen payının 1995’te neredeyse %4’ten, 2025 itibarıyla %6’nın üzerine çıktığını, milyon dolarlık servete sahip kişilerin servetlerinin ise 1990’lardan bu yana yıllık yaklaşık %8 arttığını ve bu oranın alttaki %50’nin iki katına yakın olduğunu belirtiyor.

“Eşitsizlik Uzun Süredir Küresel Ekonominin Belirleyici Bir Özelliği”

Yazarları arasında ünlü Fransız iktisatçı Thomas Piketty’nin de bulunduğu rapor, eşitsizliğin “uzun süredir küresel ekonominin belirleyici bir özelliği” olduğunu, ancak 2025 itibarıyla “acil dikkat gerektiren seviyelere ulaştığını” vurguluyor. Yanı sıra eşitsizliğin azaltılmasının “yalnızca adalet meselesi değil, aynı zamanda ekonomilerin dayanıklılığı, demokrasilerin istikrarı ve gezegenimizin sürdürülebilirliği için de hayati” olduğu ifade ediliyor.

Her dört yılda bir Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) işbirliğiyle hazırlanan söz konusu rapor, küresel ekonomik eşitsizlik üzerine en büyük açık erişimli veri tabanına dayanıyor ve bu alandaki uluslararası kamuoyu tartışmalarına yön veren temel belgelerden biri olarak kabul ediliyor.

Bu arada Nobel ödüllü iktisatçı Joseph Stiglitz, raporun önsözünde iklim değişikliği için oluşturulan IPCC’ye benzer, “eşitsizliği dünya çapında izleyip nesnel, kanıta dayalı tavsiyelerde bulunacak” uluslararası bir panel çağrısını yineledi.

Uçurumlar Fırsat Coğrafyasını Kalıcılaştırıyor

Ekonomik eşitsizliğin ötesine bakan rapor, fırsat eşitsizliğinin sonuçlardaki eşitsizliği körüklediğini ortaya koyuyor. Örneğin Avrupa ve Kuzey Amerika’da çocuk başına yapılan eğitim harcamasının, Sahraaltı Afrika’dakinden 40 kat fazla olduğu, bu farkın kişi başı GSYİH farkının yaklaşık üç katı olduğu belirtiliyor.

Bu uçurumların “fırsat coğrafyasını kalıcılaştırdığı” ifade ediliyor. Ayrıca, dünya genelinde yalnızca 100 binden az centi milyoner ve milyardere uygulanacak %3’lük bir küresel verginin yılda 750 milyar dolar gelir sağlayacağı ve bu miktarın düşük ve orta gelirli ülkelerin eğitim bütçesine denk olduğuna da dikkat çekiliyor.

Sistem Zengin Ülkeler Lehine

Rapor, küresel finans sisteminin de eşitsizliği körüklediğini, sistemin zengin ülkeler lehine tasarlandığını, gelişmiş ekonomilerin düşük maliyetle borçlanıp yurt dışında daha yüksek getiri sağlayan yatırımlar yapabildiğini ve böylece “finansal rant sahipleri” gibi hareket edebildiğini ifade ediyor.

Rapor, zengin ülke yükümlülüklerine ilişkin düşük faizli ödemeler ve yüksek getirilerle bağlantılı net gelir transferleri nedeniyle, her yıl küresel GSYİH’nin yaklaşık %1’inin yoksul ülkelerden zengin ülkelere aktığını da belirtiyor. Üstelik bu miktar, küresel kalkınma yardımının yaklaşık üç katına denk geliyor.

En Zengin %10 Küresel Emisyonların %77’sinden Sorumlu

Raporun bir başka bölümünde toplumsal cinsiyet eşitsizliğine ilişkin olarak veriler yer alıyor. Dünyanın tüm bölgelerinde cinsiyete dayalı ücret farkının sürdüğünü hatırlatan rapor, ücretli olmayan iş hariç tutulduğunda, kadınlar çalışma saati başına erkeklerin kazandığının ortalama yalnızca %61’ini kazanıyor. Ücretli olmayan emek dahil edildiğinde ise bu oran sadece %32’ye düşüyor.

Rapor ayrıca, iklimi değiştiren karbon emisyonlarındaki eşitsizlikte sermaye mülkiyetinin kritik rolünü de vurguluyor. “Zengin bireyler, tüketimlerinden ve yaşam tarzlarından daha çok yatırımları yoluyla iklim krizini körüklüyor” deniliyor.

Küresel veriler, dünyanın en yoksul yarısının özel sermaye mülkiyetiyle bağlantılı karbon emisyonlarının yalnızca %3’ünden sorumlu olduğunu ortaya koyarken, en zengin %10’un emisyonların yaklaşık %77’sinden sorumlu olduğunu gösteriyor.

İş

İnsan Hakları: Belirsizlikler Çağında İş Dünyası için Ortak Sorumluluk

İnsan haklarını iş stratejilerinin merkezine alan şirketler yalnızca risklerini azaltmıyor; aynı zamanda dayanıklılıklarını, verimliliklerini ve paydaş güvenini artırıyor. Araştırmalar, iş kazaları ve meslek hastalıklarının küresel ekonomiye ciddi maliyetler yüklediğini; ESG kaynaklı krizlerin şirket kârlılığını ve itibarını olumsuz etkilediğini gösteriyor.

Sevda ALKAN, Sosyal Sürdürülebilirlik Müdürü, UN Global Compact Türkiye

10 Aralık İnsan Hakları Günü, bu yıl derinleşen krizlerin, artan belirsizliklerin ve dönüşen küresel dengelerin gölgesinde karşılandı. İklim krizi, jeopolitik gerilimler, demokratik alanların daralması ve teknolojik dönüşüm; insan haklarını, eşitliği ve özgürlüğü her zamankinden daha kırılgan hale getiriyor.

Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk’ün de ifade ettiği gibi, “İnsan hakları hayatımızın her alanına öylesine işlemiştir ki, çoğu zaman ancak elimizden alındığında fark ederiz.” Bugün, dünyanın pek çok yerinde yaşanan ağır hak ihlalleri, bu sözlerin ne kadar gerçek olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

BM Genel Sekreteri António Guterres ise son yıllarda sivil alanın daraldığına, insan haklarına yönelik ağır ihlallerin ve kayıtsızlığın arttığına dikkat çekiyor. Bu tablo, insan haklarının yalnızca devletlerin değil, iş dünyasının da ortak sorumluluk alanı olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.

Artan Riskler, Derinleşen Sorumluluklar: İş Dünyasının Dönüşen İnsan Hakları Yükümlülüğü?

Günümüzde şirketler yalnızca ekonomik aktörler değil; tedarik zincirleri, teknoloji kullanımı ve yatırım kararlarıyla toplumların sosyal dokusunu doğrudan etkileyen küresel oyuncular haline gelmiş durumda.

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 2024 yılında yayımladığı Ensuring Safety and Health at Work in a Changing Climate raporu, küresel iş gücünün yaklaşık %70’inin iklim değişikliğine bağlı aşırı sıcaklık, hava kirliliği ve çevresel risklere maruz kaldığını ortaya koyuyor. Bu riskler özellikle düşük gelirli çalışanları, tedarik zincirlerinin alt halkalarında yer alan işçileri ve açık alanda çalışan grupları daha sert biçimde etkiliyor.

Bu tablo, şirketlerin insan haklarına saygı sorumluluğunu yalnızca kendi operasyonlarıyla sınırlı düşünemeyeceğini gösteriyor. İnsan hakları; tedarik zincirlerinden iş ortaklıklarına, teknolojik sistemlerden veri yönetimine kadar bütüncül bir yönetişim yaklaşımı gerektiriyor.

Küresel Gündem: Zorunlu İnsan Hakları Durum Tespiti

Kasım ayında Cenevre’de düzenlenen 14. BM İş Dünyası ve İnsan Hakları Forumu’nda dijital dönüşüm ve yapay zekanın insan hakları üzerindeki etkileri en çok tartışılan başlıklar arasında yer aldı. Algoritmik şeffaflık, veri etiği, mahremiyet, ayrımcılık ve yapay zeka tedarik zincirlerinde sorumluluk; artık gönüllü iyi uygulamalar değil, kurumsal yönetişimin ayrılmaz parçası olarak değerlendiriliyor.

Avrupa Birliği (AB) başta olmak üzere birçok ülkede yaygınlaşan zorunlu insan hakları durum tespiti (HRDD) düzenlemeleri de bu dönüşümün hukuki boyutunu güçlendiriyor. Şirketlerden yalnızca riskleri tespit etmeleri değil; önleyici adımlar atmaları, tedarik zincirlerini izlemeleri ve etkilerini şeffaf biçimde raporlamaları bekleniyor.

İnsan haklarını iş stratejilerinin merkezine alan şirketler yalnızca risklerini azaltmıyor; aynı zamanda dayanıklılıklarını, verimliliklerini ve paydaş güvenini artırıyor. Araştırmalar, iş kazaları ve meslek hastalıklarının küresel ekonomiye ciddi maliyetler yüklediğini; ESG kaynaklı krizlerin şirket kârlılığını ve itibarını olumsuz etkilediğini gösteriyor.

Etkili insan hakları durum tespiti ise olası zararları erken aşamada tespit ederek, hukuki ve operasyonel krizlerin önüne geçebiliyor. Daha da önemlisi, insan haklarına saygı; inovasyonu, kapsayıcılığı ve çalışan bağlılığını güçlendirerek uzun vadeli değer yaratımını destekliyor.

UN Global Compact İlkeleriyle Yolculuk

UN Global Compact’in İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne dayanan ilk iki ilkesi, şirketleri insan haklarını desteklemeye ve ihlallere ortak olmamaya çağırıyor. Çalışma standartlarına ilişkin üçüncü ve dördüncü ilkeler ise adil çalışma koşullarını, örgütlenme özgürlüğünü ve ayrımcılığın önlenmesini iş dünyası için temel bir etik çerçeveye dönüştürüyor.

UN Global Compact Türkiye; eğitimler, webinarlar, öz değerlendirme araçları, programlar ve çok paydaşlı öğrenme platformları ile şirketlerin insan hakları uygulamalarını güçlendirmelerine destek oluyor. UN Global Compact’in Türkiye dahil 35 ülkede uygulanan İş Dünyası ve İnsan Hakları Programı, şirketlere insan hakları üzerindeki etkilerini belirleme, durum tespiti süreçlerini kurma ve uygulanabilir eylem planları geliştirme konusunda kapsamlı destek sunmaya devam ediyor. Programın yeni dönem başvuruları 19 Aralık 2025 tarihine kadar açık.

İnsan Hakları Günü, bizlere bir kez daha şunu hatırlatıyor: Eşitlik, onur ve özgürlük; tercihe bağlı değerler değil, evrensel haklardır. Bugünün çoklu krizler çağında, bu hakların korunması yalnızca mahkemelerde veya kamu politikalarında değil; iş dünyasının aldığı her stratejik kararda başlıyor. Teknoloji, iklim krizi ve küresel tedarik zincirleri dönüşürken; insan haklarını merkeze alan şirketler, yalnızca bugünü değil, geleceği de güvence altına alıyor.

UN Global Compact Türkiye

Demokrasi

Demokrasi ve Hukukun Üstünlüğü Küresel Ölçekte Zayıfladı

Bu yılki temasıyla 10 Aralık İnsan Hakları Günü gündelik hayatlarımız ve haklarımız arasındaki bağa odaklanıyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün 2025 raporu, özellikle çatışma bölgeleri ve otoriter rejimlerde durumun kritik seviyede olduğunu gösteriyor. Demokrasi ve hukukun üstünlüğü küresel ölçekte zayıflarken raporda, Türkiye dahil birçok ülkede ifade, toplanma, basın özgürlüğü, adil yargılanma gibi temel hakların tehlikede olduğu belirtiliyor.

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nun 1948’de İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni kabul ettiği gün olan 10 Aralık tarihi her yıl “İnsan Hakları Günü” olarak kutlanırken, bu özel günün 2025 teması “İnsan Hakları: Günlük Yaşamımızın Vazgeçilmezleri” olarak belirlendi.

Dünyanın çalkantılı ve öngörülemez bir dönemden geçtiğini hatırlatan tema, insan hakları değerlerini yeniden teyit etmeyi ve bunların insanlık için hâlâ en güçlü kazanım olduğunu göstermeyi amaçlıyor. 2025 kampanyasıyla insan haklarının günlük yaşamlarımızı nasıl şekillendirdiğini göstererek, insanları yeniden insan haklarıyla buluşturmanın gerekliliği vurgulanıyor. Çoğu zaman hafife alınan veya soyut kavramlar olarak görülen insan hakları, her gün güven duymamız gereken temel hayati unsurları oluşturuyor. 2025 teması ayrıca insan haklarının olumlu, vazgeçilmez ve ulaşılabilir olduğunu da yineliyor.

İnsanlık Onuruna Aykırı Muamele Artış Gösterdi

Küresel anlamda bakıldığında insan haklarına dair son durum hiç de iç açıcı değil. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (Human Rights Watch-HRW) 2025 raporuna göre, geçen yıl hukukun, uluslararası insani normların ihlal edildiği ve sivil nüfusun ağır bedeller ödediği bir dönem oldu. Özellikle yoğun çatışma ya da kriz yaşayan Gazze, Ukrayna, Sudan ve Haiti gibi bölgelerde, savaş suçları, zorunlu yerinden etmeler, sivil kayıplar ve insani yardıma erişim engelleri “insanlık onuruna aykırı” muamele kategorisinde görülüyor.

Rapor, özellikle Afganistan’daki kadın ve kız çocuklarına yönelik baskılar, Çin’de Uygurların toplu gözaltı ve baskı altında olmaları gibi azınlık, göçmen, etnik/inanç temelli grupların haklarının sürekli ihlal edildiğini tespit ediyor.

Demokrasi ve hukukun üstünlüğü zayıflarken, ifade, toplanma, basın özgürlüğü, adil yargılanma gibi temel hakların tehlikede olduğuna dikkat çekilen raporda, sivil toplum kuruluşlarının (STK), aktivistlerin, hak savunucularının ve bazı bireylerin zor da olsa direniş ve savunuculuk ile bu eğilime karşı çıkmaya devam ettikleri vurgulanıyor.

Türkiye’de Muhalefete Yönelik Baskılar Arttı

HRW’nin 2025 raporunda, çevre ve halk sağlığı ile insan haklarının kesişimine de raporda özel olarak yer veriliyor. Özellikle hava kirliliği, enerji politikaları ve bu politikaların halk sağlığına etkisine dikkat çekiliyor. Örneğin, Türkiye’de kömür santrallarının yaydığı kirli hava nedeniyle yaygın sağlık sorunları ve uzun vadede erken ölümler yaşanabileceği uyarısı yapıldı.

Yanı sıra raporun Türkiye üzerine olan bölümlerinde, Türkiye’de tutuklu ve gözaltındakilere yönelik işkence ve kötü muamele iddiaları, cezaevlerinde keyfi uygulamalar, ceza hukukunun siyasi amaçlarla kullanılması, yargı bağımsızlığının zayıflaması ve sistematik hak ihlallerindeki artışa dikkat çekiliyor.

Özellikle 2024 sonrası dönemde, siyasi muhalefete, gazetecilere ve sivil topluma yönelik baskıların arttığı, seçilmiş yerel yöneticilerin görevden alınması ya da kayyum atanması gibi müdahalelerin sıklaştığı belirtiliyor. Türkiye’de medya, yargı, devlet kurumları üzerinde merkezi kontrolün güçlü olduğunun da altı çizilerek, hükümeti eleştirenleri düzenli olarak “etkisiz hale getirme” ya da cezalandırma yoluna gidildiği de ifade ediliyor.

Bununla birlikte Türkiye’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları gibi uluslararası yargı kararlarına rağmen, bu kararların genellikle uygulanmadığı özellikle belirtiliyor. Dolayısıyla Türkiye özelinde, hem bireysel haklar hem de toplumsal ve siyasal haklar bakımından derin ve yapısal sorunlar olduğu, acilen kapsamlı reformlara ihtiyaç duyulduğu dile getiriliyor.

Engelli

Engelli Bireyler Sosyal Kalkınmanın hem Öznesi hem de Yararlanıcısı Olmalı

3 Aralık Dünya Engelliler Günü’nün 2025 teması, engelli bireylerin sosyal kalkınmanın hem öznesi hem de yararlanıcısı olarak dahil edilmesi zorunlu olduğundan yola çıkıyor. Tema, engellilik kapsayıcılığını; sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasi yaşamın tüm alanlarında bir gereklilik olarak görmek gerektiğine vurgu yapıyor.

Dünya genelinde tahminen 1,3 milyar engelli birey bulunuyor. Yani her 6 kişiden 1’i engellilik hali yaşıyor. Bu bireylerin yaşamın her alanına katılımının önünde ise onlarca engel bulunuyor. Tüm bu gerçekliklerden yola çıkarak Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu 3 Aralık tarihini “Dünya Engelliler Günü” olarak kabul etti.

Engelli bireylerin onuru, hakları ve refahı için destek oluşturmayı amaçlayan gün, yanı sıra bu bireylerin siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel yaşamın her alanına katılımının sağlayacağı kazanımlar konusunda da farkındalığı artırmayı hedefliyor.

Daha Adil, Kapsayıcı, Eşitlikçi ve Sürdürülebilir Bir Dünya

Dünya Engelliler Günü’nün 2025 teması da yine bu amaçlarla bağdaşan bir şekilde, “sosyal kalkınmayı geliştirmek için engelliliği kapsayan toplumların teşvik edilmesi” olarak belirlendi. Tema, 2. Dünya Sosyal Kalkınma Zirvesi’nde bir araya gelen dünya liderlerinin daha adil, kapsayıcı, eşitlikçi ve sürdürülebilir bir dünya inşa etme yönündeki taahhütlerini ve sosyal kalkınma alanında ilerlemenin toplumun tüm kesimlerinin dahil edilmesine bağlı olduğu ve bunu gerektirdiği yönündeki anlayışlarını temel alıyor.

İstihdamda Ayrımcılık Devam Ediyor

2025 teması ayrıca Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın (SKA’lar) üç temel ve birbirleriyle son derece bağlantılı teması olan, yoksulluğun ortadan kaldırılması; herkes için tam ve üretken istihdam ile insana yakışır işin teşvik edilmesi ve sosyal bütünleşmeyle de paralel bir söyleme sahip.

Engelli bireyler ve aileleri dünyanın hemen her yerinde sosyal kalkınma hedeflerine ulaşmak konusunda çeşitli zorluklarla karşılaşıyorlar. Yoksulluk içinde yaşama olasılıkları daha yüksek olan bu bireyler, istihdamda ayrımcılığa uğramaya devam ediyor, daha düşük ücret alıyor ve kayıt dışı sektör içinde de orantısız şekilde çalışıyorlar.

Engelli bireylerin sosyal kalkınmanın hem öznesi hem de yararlanıcısı olarak dahil edilmesi zorunlu olduğundan yola çıkan 2025 teması, dolayısıyla engellilik kapsayıcılığını, sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasi yaşamın tüm alanlarında bir gereklilik olarak görmek gerektiğine vurgu yapıyor.

En Büyük Eşitsizliği Sağlıkta Yaşıyorlar

Engelli bireylerin genel yapısına bakıldığında ise heterojen bir grup olduğu görülüyor. Cinsiyet, yaş, cinsiyet kimliği, cinsel yönelim, din, ırk, etnik köken ve ekonomik durum gibi faktörler onların yaşam deneyimlerini ve sağlık ihtiyaçlarını etkiliyor. Hatta engelli bireyler, 20 yıl kadar daha erken yaşta ölüyor; daha kötü sağlık sonuçlarıyla ve günlük işlevselliklerinde daha fazla sınırlama altında yaşıyorlar.

Engelli bireylerin depresyon, astım, diyabet, inme, obezite veya zayıf ağız ve diş sağlığı gibi durumlar geliştirme riski iki kat daha fazla. Sağlık eşitsizlikleri, engelli bireylerin maruz kaldıkları damgalama, ayrımcılık, yoksulluk, eğitim ve istihdamdan dışlanma ve bizzat sağlık sisteminin içinde karşılaşılan engeller gibi adil olmayan koşullardan kaynaklanıyor.